Mutluluk Üzerine

Hayatı bazen bir kelimenin içine sığdırmaya çalışırız. Bir şey olmak için, bir ideale ulaşmak, var oluşumuzu tamamlamak, neden dünyaya geldik ya da bizi tamam eden şey nedir gibi sorularla  bir girdabın içine girer ve ömrümüz boyunca debelenir dururuz. 

Ya da hiç bu işlere girmez, soru sormadan, hayat neyi getiriyorsa onu kabullenir ve yolu uzatmaz, kestirmeden, kıyılardan mı dolanırız? 

Bu iki farklı yolda tercihler elimizde. 

Kimisi ne göre düşünmeden yaşamak, rüzgarın seni sürüklediği yere doğru gitmek en iyisi. 

Diğeri ise bu tarzda bir yaşamda nasıl ilerlenilmesi gerektiğini bile bilmiyor. 

Kimine göre insan her daim gülmeli, ve mutluluğun peşinden gitmeli, kimine göre ise de mutlu olmak hayata gelmenin amacı içerisinde değil. 

Bu iki kesim düşüncelerinin arasında ben uzun süredir şunu düşünüyorum

mutlu olmak zorunda mıyız? ya da mutluluk bize dayatılan ve olmamızı istenilen şey midir? 

neden hep üzgün olduğunda acı bir bakışla karşılaşırız? 

Galat-ı meşhur olan bu anlayış bizi hep gülmeye zorlar. 

Zorlar çünkü her daim ‘neyin var’ sorusu bize yöneltildiğinde artık, soruyu duymak yerine sahte gülüşleri etrafımıza yaymak zorunda kalırız. 

Hal böyleyken şu köşeye TDK’ye göre mutluluk ne demektirin anlamını koymak gerek, mutluluk TDK’ye göre; Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, mut, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık, saadetlilik. 

TDK böyle yorumluyor, ya biz? 

Biz bunu yanlış anlamışız efendiler; 

Tam bir olgunlaşma değil de an içerisinde daim şen kahkahalar atmayı, etrafa karşı gülümsemeyi, yalnız kalmamayı, arkadaş meclisinde boş sohbet etmeyi… mutluluk kelimesinin eş anlamı olarak görmüşüz. 

Öyle görmüşüz ki bunun aksi bir durumda hemen yaftayı yapıştırıyoruz “bugün keyfin yok” 

Neye göre yok, ya da kime göre yok,  kim belirliyor keyifimin olup olmadığını? Yüzüme yansıyan boş tebessümler mi? 

Bence mutluluk; anlık oluşan kalp kırpıntısıdır, o anda bulunduğun durumdan memnun olmandır. Mahiyetini anlayana kadar bir olayın heyecan duymak… 

Gerisi hüzün…

Aslında hüznüm ve keyfim yerinde.

Ben sabah kalkar ve gökyüzüne bakarım

“Bugün nasılsın ey kainatın sultanı” derim. 

Nasılsın ey gök, nasılsın ey mavi, ey badı saba!

Sonra kalkar ve bir şiir okurum, 

Şu dizeler beni karşılar; 

“Özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır?”

Yalnızlığım bana doğru gülümser, bana selam verir. 

Sonra ara sokaklarda kaybolurum. Bir yaşanmışlığa doğru, oradan sağa dönerim, bacalarından yangın tüten evlerin önünden gülümseyerek -belki de hüzünlenerek- geçerim. 

Bir çocuk bana gülümser yan sokağın kıvrımında;

Nerelisin sen? 

-Irak

bu senin kardeşin mi? 

-evet 4 tane daha var! 

Maşallah

Devamında ağaçlı bir yol beni karşılar;  

baharda beyaz, yazın yeşil, kışın çıplak. 

Önüme değil de arkama bakarak, bıraktığım izleri takip ederim o yolda. 

Ne kadar da yanlış yürünmüş, ne kadar da sığ bir yürüyüş bu! 

Ne kadar da her yaşın acemisi bir adım o! 

Sonra bir iki adım daha atarım korkarak, ‘içim ey içim’ derim, bu yolculuk nereye? 

Nereye kadar gideceksin? 

Yolun sonu nereye çıkar. 

Bir mutluluğa doğru mu? Neyi arıyorsun sen? 

Sonu gelmez bir gündüze doğru mu adımların? 

Hayır.. hayır.. hayır.. derim, Ahmet Erhan gibi. 

Bu değil istediğim, isteğim bu değil. 

İstediğim damlarından duman tüten evlerin yamacından sessizce geçmek, yüzüme kışın tüm hoyratlığı vururken kaçmamak. Dönmemek, hatta 

“Yürü yangınların üstüne , kendi alevini de  getir” diyen İsmet Özel gibi kendi rüzgarımı da rüzgara katarak… Yelelerim yüzüme çarparken, yüzümün darma duman olmasını göze alarak.

 İçim paramparça olsa da bu yoldan dönmeden, sorgulamadan, 

Onların tabiri ile mutsuzluğu tercih ederek. 

Benim tabirimle hüzne ram olarak. 

Belki de Oktay Anar’ın; 

“Bu dünyadaki asıl mutluluk, bu dünyanın şahidi olmaktır” 

Anlayışından bir tutam alarak. 

Şahit olarak ve şahit tutarak. 

Şahit ol bir gün doğumuna, şahit ol bir kedinin damdan atlayışına, uçsuz bucaksız gökyüzüne, doğulu bir teyzenin ekmeği tandıra atışına, bir kuzunun meleyişine, bir çiçeğin açışına. 

Şahit olmak yetmez derim sonra 

Başka bir şey bulmalıyım; 

Diğer bir yazarın izahında bulurum kendimi; 

Mutluluk der yazar, insanın sevdiği bir köşe bulup orada kök salmasıdır. 

Yine hayır derim içimden. 

Hayır.. hayır.. hayır. 

Benim mutlu olduğum bir köşe yok, bir köşe yok. 

İnsan nasıl olur da tek bir köşede mutlu olabilir, nasıl olur da tek bir sebebe bağlayabilir? 

Sevdiğim bir köşede bir ikindi güneşini geçiririm ancak, belki bir öğle dinginliğimi..

Ömür bir köşede geçecek kadar kısa mıdır? 

Bilmiyorum. 

Evet mutluluk adına bildiğim tek şey de hiçbir şey bilmiyor olmak. 

Bilmiyorum nasıl tatmin olur insan, 

Nasıl gülümseyerek geçer dünyadan? 

Sonra o ağaçlı yola yeniden dönerim, bu sefer arkama bakmadan, bir şiirden içeri girerim. 

Ve bir zambağa ‘siz’ diyen şairin dizinin dibine çömelirim. 

Bana, çiçekle nasıl konuşulur öğretir misin? 

-zorlu yollardan geçeceksin

İsmet Özel diliyle cevap veririm; 

“Beni bir ses sahibi kıl kefarete razıyım”

Ve yoldayım, ses sahibi olmak için. Ses çıkarabilmek için,

bunun için mutluluk şart mı? 

Bizim asıl aradığımız cevap mutluluğun tanımı mı? Yoksa mutluluk diye tanıdığımız şeyin boş kahkahalardan uzak biri şey olduğunu öğrenmemiz gerektiği mi? 

Sorunumuz; 

kendimizi bulmak, kendimizi tanımak 

Sorunumuz; 

mutluluğu hayatın asıl gayesi olarak görmek, Sorunumuz; 

mutluluk olmadan da yaşanabilmenin mümkün olduğuna inanmamak, 

Sorumuz; 

hüznün daha kalıcı olduğunu kabul etmemek 

Ya da bu bir tek benim sorunumdur. Bunlara inanıp, insanlara inandıramamam. 

Mutluluğa ulaşmak için çırpınmaktansa, sessiz bir köşede kendi içimde, kendi içime doğru, geri dönerek kıvrıla kıvrıla yaşamaya razı olmam… 

Velhasıl

Ses sahibi olmak için, önce sesimi yutmam… 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir