Kış Güneşi

Bundan aylar önce, ki belki de sene geçmiştir üstünden, bir yazının sonuna İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nda okuyucuya sağlam bir mesaj içeriğiyle yazdığı şu ifadeyi iliştirmiştim;

“Dünyadaki en büyük mutluluk bu dünyanın şahidi olmaktı” 

O zamanlar bu sözü alıp, şiar edinip en güzel köşeme yerleştirmiş olmam gerek ki, hala mıh gibi aklımdadır. 

Kendimce, içime bir nottu. Hayatın olanca hızından, kargaşasından, Ankara’nın trafiğinden, şehirlerin ikiyüzlülüğüyle ancak bu sözle baş edebilirdim. 

Üstüne o zamanlar, Virginia Woolf’un 

dünyadan hafif adımlarla gülümseyerek geçmeyi öğütleyen o sözünü eklemiştim. 

İnsanların kendilerine zarar vermeden, bir gündoğumunu olanca yavaşlığıyla yaşaması sizce de hayatın anlamı değil midir? Anlamı dediysem efendim biri çıkıp da bizim farklı amaçlarımız var hayatın anlamı bu değildir felsefesini yapmasın. 

Anlam diyorum. 

İnsan nasıl anlar hayatta olduğunu? 

Güneşle değil mi? 

Bir gündoğumu insana anlamın kapılarını aralamaz mı? Sabahın seherinde ki o serinliğin yüzüne vurması, kışın hissettiğimiz o ikindinin soğuk güneşleri…

Kış değil mi? 

Hayatta olduğumuzu en iyi farkettiğimiz mevsim değil mi sizce de? 

Döne döne kendi içimizde, dışımız üşüyerek yaslandığımız yüreğimiz bize gerçekleri söylemez mi? 

Hayattasın. 

Fakat ne var ki, durup kendimize, kendi içimize durup, bu dünyayı ve içimizi anlayamıyoruz. Dertler, dertler, dertler deyip evde kahve içmelerin adını depresyon sanan bir gençlik olup çıktık. 

Ben isterim ki sabahın seherinde sabah namazıyla dükkanlarını açan, bereketi Allahtan uman ve yalnızca ona hizmet eden dedelerimiz gibi olalım. Çok mu zor? 

Okuduğumuz kitapların hizmetini Allah’a yapmak, sabahın sahibine hamd ile güne başlamak, gün ışınları ile Allah-u Ekber demek. 

Okula mı gidiyorsun, bunun için sabah bir nefes alsan çok mu zor? 

İşe gidiyorsun bunun için biraz daha erken kalksan çok mu zor? 

Zor…

Bu yazılar kendimi bir mesajımdır elbette. 

Hayatın tadını günbatımılarında aramak kadar ahmakça bir yola tutuştuğumda anlamıştım. 

Dünyanın asıl özü, sabah güneşinin ufuktan belirmesiyle başlıyordu. 

Her şeyin hızla tükendiği bu dünyada yazmanın da hoyratça harcandığını görüp bi ara bu işten de vazgeçmiştim. Zaten herkes yazıyor bir şeyler. Gezin kamp yapın, turlara katılın vs. 

Yine bize tüketin deniyor, duyguları, paraları, zamanı.. 

Aslında bize denen şu ki, bir sene çalışıp 15 günlük izninizde o parayı yiyin. 

Ama biz kendimize neden her günümüzü o 15 gün kadar kaliteli geçirmemiz gerektiğini açıklayamıyoruz. 

Bir düzenin içinde parçalandığımızı düşünüyoruz fakat, kendimizi yok eden bizleriz. 

Sabah kalkınca sevgili İstanbullular, bir deniz kenarında güneşin doğuşunu izlemenizi istiyorum. Ne müthiş değil mi? … 

Bunu yaşamamış olmak da ayrı hüzün.

Fakat önemli olan sizce de deniz mi? 

Herneyse.

Bir öğüt almıştım yıllar önce, arkadaşımın annesi ona hep şunu söylermiş; “bir şey olmak istiyorsan kızım, o şeyin en iyisi ol, sokakta duran bir çiçek mi? O çiçeğin en iyisi olmaya çalış? Bir öğretmen misin? En iyisi olmak için çabala…” 

bu öğüdü hiç unutmam… 

O zaman biz dünyada olmanın en iyisini sergilemeliyiz değil mi?  

Yani dünyanın, Allahın bize sunduğu onca nimeti özümsemeliyiz.. gündoğumlarını, kış güneşlerini… en derinden hissederek.. 

belki de dünya böylelikle özrümüzü kabul eder.

Belki de yanlış bildiğim bir şeyler vardır. Siz söyleyin olur mu?   

Yine herkesin bildiği şeyleri tekrar ettim.. 

 Fakat bir şiir buraya iliştirmek istiyorum, haramilerden kaçmak adına, annayın! güzel gün doğumları…

Biz her şeye, 

esirgeyen ve bağışlayan, 

çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, 

hep esirgeyen ve hep bağışlayan 

rabbin adıyla başlayan adamlarız anna.

büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan. 

sanayi devriminde bile, 

karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, 

çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız 

bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.

piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. 

kalbimiz derken, 

ilk gençliğimiz, sakalımız, 

bir kasetin iki yüzüne de ard arda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum

aslında. insaf et

!

•••


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir