Ayraç: Huzur/Ahmet Hamdi Tanpınar

“İmkânı mı var? ve Mümtaz içinden tekrar Nuran’ın saçlarını düşündü:
Hep böyle düşer mi bu saç… Daima elleriyle başını biraz geriye atıp düzeltir mi?

Suat, Nuran’ın saçlarından habersiz onu dinliyordu:

-Neden imkânsız olsun?
-Şundan imkânsız ki… Fakat asıl imkânsız olan şu anda bu işleri konuşmasıydı. “Güya adadayım! Ve o da burada… Ne kadar birbirimizden uzağız… Aynı evde, ayrı ayrı odalarda olsak yine netice aynı olacak…”

Bir tarafta çok ince bir duvar çatladı. Yeşil bir filiz bir sabah müjdesi gibi canlandı. Ruh binası birdenbire büyüyen güller altında çöktü… Mor, acayip güller… Nuran uçmak, kendi hızı içinde tavanı delmek, göklere yükselmek istiyordu. beraberinde, bütün dünyası beraberinde idi. Uçmak ve kaybolmak. Niçin bu musikî birdenbire kıvrak edasıyla çocukluğunun bayramlarını hatırlatmış, onların o gamsız, mesuliyet duygusuz, her zevki bir vicdan azabı ile beraber duymadan tattığımız zamanların neşesiyle coşmuştu? Bu kadar ölüyü birden diriltmek doğru muydu? Bu neşenin sonunda Allah’a mı varılıyordu? Yoksa hayata mı? Bunu bilmiyordu? Fakat tıpkı o gamsız zamanlarının bayramlarında çok eğlenmekten -çok sevilmekten olduğu gibi- yavaş yavaş her şeyden vazgeçmeye hazırlandığını, hatta o uçuş arzusunun bile onu bıraktığını duydu. Garip bir şekilde şimdi kendisini yalnız görüyordu. İçi kainat kadar genişti. “Ben bütün bir dünyayım” diyordu. Fakat bu dünya kadar geniş içine sahip değildi.

Ve ney üflüyordu. Ney yapıcı ve yıkıcı hilkatin sırrı olmuştu. Her şey bütün kainat onun nefesinde şekilsiz bir oluş içinde değişiyordu; ve kendisi külçelendiği yerden bel kemiğimde olan bu ameliyeyi büyük bir tevekkülle seyrediyordu. Orada bir umman kabarıyor, burada bir orman kül oluyor, yıldızlar birbirleriyle öpüşüyorlar. Mümtaz’ın elleri erimiş baldan imişler gibi dizinden aşağı akıyordu.

Mümtaz silkindi. Dördüncü selâmda idiler. Şeyh Galip şimdi neredeyse abasının göğsüne yakın bir yerini tutarak ayine katılacaktı. Onun da Şems-i Tebrizî’nin güneşinde, aşk ocağında bir an için kül olması lazımdı! Son çığlıklarda Nuran Mümtaz’ı omuzlarından yakalayarak “beraber ölelim” diye yalvardı.

Sonra, Mümtaz’la beraber arkadaşlarının yanına döndü. Nuran, Sabihayı yıkayan Macide’nin yanına gitti. Sabihanın yıkanışı, bir on sekizinci asır kralının yıkanışı kadar merasimliydi. Bu küçük çocuk, suyu, sabun köpüğünü, teknede ördek çırpınışlarını delice seviyordu. Fakat bütün bu sevdiği şeylerin tadını çıkarması lazımdı. Her şey, müsaadesi alınarak yapılacak, “anne dondum…” diyecek, “nefesim kesildi! Beni haşladınız ayol!” diye bağıracak, nazlanacaktı. Mümtaz alt kattan gelen kahkahaları oturduğu yerden işitiyordu: “Belki insanoğlunda tek kalan hayvanî insiyak, küçük kızların, âdeta hoşa gitmek için yaşıyor gibi görünmeleridir.”

“Ne yapalım Mümtaz, kader istemiyor! Aramızda bir ölü var. Bundan sonra beni bekleme artık her şey bitmiştir.” diyordu. Mümtaz mektubu alır almaz Bursa’ya koştu. Orada kendisinden evvel gelen Fahir’le karşılaştı.
Buna rağmen Nuran’la uzun uzun konuştular. Genç kadın aşkı artık lüzumsuz ve gülünç buluyordu.
“Sana karşı her zamanki gibi dostum. Fakat aşktan ve saadetten, evlilikten bahsetme! Gördüğüm şey, beni hepsinden iğrendirdi.”

Böylece hiç umulmadık bir şekilde birbirinden ayrıldılar.

Fakat mümtaz dinlemiyordu. O, bir köşeye çekilmiş avuçlarına bakıyordu. Sonra birdenbire yerinden fırladı, merdivene doğru yürüdü. Fakat merdiveni çıkmadı. Orada ilk basamakta başı ellerinin arasında oturdu. Doktor “Artık benimsin, sade benim!” der gibi ona bakıyordu. “