Ayraç: Bin Muhteşem Güneş/Khaled Hosseini

Böylece, Leyla’nın yaşamı ansızın bir ‘Azize’yi görme’ savaşımına dönüştü; şimdi aklı fikri, kızıyla görüşmenin yollarını bulmaktaydı. Denemelerin yarısında, yetimhaneye ulaşmayı başaramıyordu. Sokağın karşısına geçerken, Taliban tarafından fark ediliyor, soru yağmuruna tutuluyordu -Adın ne? Nereye gidiyorsun? Neden yalnızsın? Mahremin nerede?-sonra da eve gönderiliyordu.Şanslı günündeyse, sıkı bir azar, kalçasına inen bir tekme ya da sırtına yediği, sert bir yumrukla kurtuluyordu. Değilse, farklı malzemelerle haşır neşir oluyordu: tahta sopalar, taze kesilmiş dallar, kısa kırbaçlar; şamarlar, en çok da yumruklar. Bir gün, genç bir Talib Leyla’yı bir radyo anteniyle dövdü. İşi bitince, ensesine son bir darbe indirdi, “Seni bir daha görürsem, öyle bir döverim ki, anandan emdiğin sütü burnundan getiririm,” dedi. O gün, Leyla eve döndü. Kendini beyinsiz, acınası bir hayvan gibi hissederek yüzüstü yatağa bıraktı; Meryem getirdiği ıslak bezlerle onun kanlı sırtına, baldırlarına kompres yaptı. Ama çoğunlukla, boyun eğmiyordu Leyla. Eve gidiyormuş gibi yapar, sonra yan sokaklara sapıp farklı bir rota izlerdi.