Türk’ün Türk’ten Başka Dostu: Bayan Alt

Türk’ün Türk’ten başka dostu olur muydu? Türk’e Türk’ten başka yardım eden, elinden tutan başkaları olabilir miydi? Duyduklarımız bize hep olamayacağını, olsa da çıkar gereği olacağını öğretmişti. Oysa Bayan Alt onlardan biri değildi. O sırf insanlık için Türk’ün elinden tutmuş, Türk’e yardım etmişti.

Birinci Balkan Savaşı’nda Osmanlı Devleti Bulgarlar karşısında tarihinin en büyük hezimetlerinden birini almış ve Balkan topraklarından yavaş yavaş çekilmeye başlamıştı. Osmanlı’yı savaşlardan daha çok etkileyen bir olay vardı: Kolera Salgını.

Koleralı Askerler

Tarihler 1912 yılını gösteriyor ve Osmanlı ordusu kolera salgınından kırılıyordu. Her gün yüzlerce insan koleradan ölüyor, salgın gün geçtikçe daha kötü bir hal alıyordu. Doktor ve hemşireler salgını önleyemiyor üstelik doktor ve hemşirelerden de kolera yüzünden ölenler oluyordu. Salgın, İstanbul’u tehdit ediyor fakat ordunun da İstanbul’a dönmesi gerekiyordu.

Gözünüzde böyle çaresiz bir durumu canlandırın, size kim yardım edebilirdi? Hangi insan sizi bu durumdan kurtarabilirdi?

 

Fotoğrafta gördüğünüz kadın işte tam böyle bir ortamda, Yeşilköy’de bir hastanede gönüllü olarak çalışıyordu. O dönemlerde 70’li yaşlarında bir kadındı. İsviçre vatandaşıydı ve Türk’e Türk’ten başka yardım eden, Türk’ün Türk’ten başka dostu olan bizden olmayan biriydi. Ama en önemlisi iyi bir insandı. Türk askerinin içler acısı halini görmüş yalnızca insanlık namına bu tehlikeli göreve dahil olmuştu. En sonunda kendisi de koleraya yakalanacak, hastaneye kaldırılacaktı.

Bayan Alt Yeşilköy’de yaşıyordu. Balkan Harbi’nden dönen ve ölüme terk edilen askerleri görünce ‘gönüllü’ olarak hastanede işe başladı. İsteseydi bu göreve hiç yaklaşmaz, evinde koleraya yakalanma riski olmadan rahatça yaşayabilirdi.

Balkan Harbi sonrasında yaşananları gelin bir de yabancı seyyahlardan ve o dönemlerde İstanbul’da olan yabancılardan dinleyelim. İlk alıntı bir savaş muhabiri olan Lauzanne’ın Sarıyer’de gördüğü korkunç bir olaydır. Öyle ki durum, Lauzanne’ı  dahi hayrete düşürmüştür.

Belgrad ormanına kadar otomobille çevreyi kontrol etmeye karar verdim. Büyükdere vadisini geçtim. Belgrad ormanına geldiğim vakit uzun bir Türk kafilesine rastladım. O sırada gözlerimin önünde öyle bir facia cereyan etti ki, ömrüm boyunca unutmayacağım. Gördüğüm kafilene yaralılardan ne de hastalardan meydana gelmişti. Tam anlamıyla ‘beşeri bir enkazdan’ oluşuyordu. Hepsinin ıstırapla vücut ve yüzleri kasılıp kalmıştı. Hepsi acınacak bir halde, adeta kendilerini sürüklüyordu. Bir kısmını hemen hemen arkadaşları götürüyor, bazıları yük arabalarına uzanmış ölülerle karışık gidiyordu. Bu zavallılardan yükselen hıçkırık ve hırıltılar feci bir ortam oluşturuyordu. Can çekişen bu topluluğun arkasında, çamurlu izler boyunca, görülmemiş insan kalıntısı kuleleri gördüm. Bağırsakları dışarıya, toprakların üzerine saçıyorlardı. Beni götüren şoför ilk bakışta ne olduğunu anladı. Bana doğru eğildi. Rengi uçmuştu. Mırıldandı:

-Efendi! Bunlar koleralılar!

Evet, koleralılardı! Uzaktan gelen bir kurşunun isabetiyle kan aktığını görmek… Onun da kendine göre bir güzelliği var. Alnında yahut göğsünde delik açılmış cesetleri toplamak… Onun da kendine göre bir asaleti var. Fakat insan vücutlarının çürüyüşünü seyretmek, binlerce canlının içleri boşalırken bakmak… İşte buna dayanabilecek bir cesaret olamaz.  Hayatımda ilk defa korkuyu gözümle gördüm. Dişleri birbirine vurduran korkunun ne demek olduğunu anladım. Evet…Korku! Topun kuvvetli tarakasını yanı başında duyan bir insan dayanabilir. Ancak vücudunuzun etrafında bu hilekar, bu murdar ölümün dolaştığını görünce kahramanlık gösterilemez. Kimi karnı yerde ebediyen hareketsiz kalmış yatıyor, kimi can çekişiyor, kıvranıyordu. Gittiğimiz yerden geriye dönüşte bu meşum gösteriye tekrar rastladığımız zaman gözlerimi kapadım. Ta Şişli’ye gelinceye kadar açacak gücü bulamadım. Fakat o arada küçük bir Fransız bahriye müfrezesi karşımıza çıktı. Sevindim…Onların, tifodan, koleradan, kandan ve feci ölümlerden kurtulup Bretonya’nın uzak köşelerindeki annelerine kavuşmak için bu toprakları bir an önce terk etmelerini diledim. Zira bu topraklarda ölümün en korkunç türleri vardı.

(Stephane Lauzanne, Balkan Acıları, Kastaş Yayınevi, İstanbul, 1990, s. 122-124)

Kolera nedeniyle ölüme terk edilen bir Osmanlı askeri.

 

Yine bir savaş muhabiri olan Georges Remond, Hadımköy’de koleralı askerlere rastlar ve anısını ilerleyen yıllarda kaleme şu şekilde alır:

Can çekişmekte olan insan sürüleri gerçekten çok dehşet vericiydi. Gündüz hasta olanlar veya vefat edenler, altışar yedişer arabalara yükletilip köye gönderiliyordu. Arabalardan bacaklar, başlar sarkmaktaydı. Bazıları uzunlamasına atların üzerine konulmaktaydı. Henüz düşmemiş ve yürümeye gücü yetenleri de arkadaşları kollarına geçip götürüyorlardı. Yol kapanmıştı. Hasta kafileleri ara sıra duraklayarak yavaş yavaş ilerliyordu. Her tarafta hendekler ve çukurlar içinde morarmış ve bozulmuş cesetler görülüyordu. Gözler açık kalmış, ancak bir hayat belirtisi yoktu. Ben de kafileler arasından geçtim. Gece Hadımköy istasyonuna geldik. Hasta kafileleri, arabalar hep istasyona yığılmışlar, hastaları çıkarıp vagonlara sokuyordu. Yol üstünde, hendekler içindeki hastaların kustukları işitildikçe insanın yüreği parçalanıyor. Artık yeterdi; duramadık, kaçtık.

(Georges Remond, Mağluplarla Beraber, Profil Yayınevi, İstanbul, s. 62)

Kolera Salgını Fransa’daki bir dergiye böyle kapak olmuştu.

Amerikalılar Kolerayla Savaşta En Önde başlığı ile verilen bu haberde başta İsviçreli Bayan Alt, Avusturyalı Bayan Schneider, İskoç Frew ve Amerikalı Ford ne pahasına olursa olsun. Ölüme terk edilen dedelerimizin canını kurtarmak için çalıştılar. Bizim bizden başka dostumuz oldular. Fakat bu güzel insanlar Türkiye’de hiçbir zaman haber olmadılar. Haber değeri taşımadılar.

Americans in forefront of fight against Cholera

 

Maalesef insanlığın milleti, ırkı olmuyor. İnsan ırkı, milleti, dini ne olursa olsun her kimliğiyle insan olabiliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir