Yeni Bir Modern Hastalık: Yaşayamamak

On yedi senesini geride bıraktığımız yirmi birinci yüzyılın en çok karşılaşılan sorunu ne özlemek ne sevememek ne de dürüst olamamaktır. Çağın en önemli sorunu bana göre yaşayamamaktır. İstenilen gibi, düşlenilen kadar, hayal edilen seviyede yaşayamamak, yaşanması gerekeni yaşayamamaktır.
Sahip olunanı elde koruyamamak, elde olanın kıymetini bilmemek, hep daha fazlasını istemek de yaşayamamaya dahil. Ne olursanız, kim olursanız olun yirmi birinci yüzyıl bizlere yaşayamamayı öğretti. Hangi yaşta ölürsek ölelim tamamlanmamış cümlelerimiz olacak, ne olursak olalım, olamadığımız şeyler olacak. Çalışırken öğrenci olamadığımıza, öğrenciyken iyi bir çocukluk yaşayamadığımıza, yetişkinken iyi hatırlanamayan bir gençliğin yapılamadıklarına özlem duyulacak. Özlem duygusu yaşayamadıklarımızı meşru kılacak.

Yaşantımızın hangi çağında neleri yapamadık, neleri yapsaydık pişman olmazdık gibi arkası gelmeyen, bitmek tükenmek bilmeyen bumerang gibi dönüp dolaşıp tekrar aynı yere, aynı noktaya sabitlenmiş kuru, can sıkıcı, iç çekmeyle bitmeyecek ama iç çekilmese hiç geçmeyecek sorular, cevabını alamadığımız düzenler, hayatlar ve yanlış yaşanmış yaşantılar, sorularıyla kalan ömrümüzü meşgul edecek ama yine de cevabını bizlere bir türlü göstermeyecektir.

Yaşamayı sadece kitap okumak, farklı ülkelere seyahat etmek, farklı lezzetler tatmak veya her konudan bilgi sahibi olma, bilgi birikimi sağlama olarak yorumladık fakat bir süre sonra aslında yaşamın tek bir amaç etrafında, salt bir çerçeve dahilinde yorumlamanın yanlış olduğunu bazen görsek de yaşantıyı bildiğimiz düzende anlamaya devam ettik, karşımıza ender çıkan doğru dönemeçleri kaçırmaktan her defasında pişman olsak da yine kaçırmaya devam ettik.

Basite indirgeme, her işin kolayının ve ucuzunun olması modern çağın bizlere sunduğu aslında işlevsel ve de bireysel yarara dayalı imkanlar olmasına rağmen modern çağ aslında yaşamın sıradanlaşması, hayatın standartlara bürünmesi, dünyanın küçük bir kasabaya dönüşmesi gibi insan için özünde kötü olan öğeleri de içinde barındırıyordu.

Yaşayamamak her vicdan sahibi bireyin temel sorunu, yaşımız rengimiz, kökenimiz, siyasi görüşümüz ve de farklı ideolojilerimiz olsa da bunların hiçbiri birinizin kendi aklından çıkan, özgün olan, tek ve bir; benzersiz ve bir kişiye özgü düşünce ve yaşama biçimi değil, hep birilerinin yorumu dahilinde içeriği genişletilmiş duygu ve düşünceler toplamıydı. Yaşamak, istenilen ve düşlenilen bir yaşama ulaşmak bana göre özgünlükten ve eşsizlikten geçiyor. Uzun cümlelerde değil kısa ama öz ve özgün felsefeler yaratmak yaşamın çok daha anlamlı olmasını sağlayacaktır.