Almanlardan ve Japonlardan Öğreneceğimiz Çok Şey Var

Almanya ve Japonya bizlere, milletimize ve dahi devletimize varlıklarıyla ve tarihleriyle çok şey anlatan iki devlet. Onlardan öğreneceğimiz çok şey var aslında. Başarılarının altında yatan sebepler nelerdi? Biz neden onları taklit etmedik en azından? Haliyle zaten her şeyi taklit ediyoruz. Yaşanmışlıkları neden taklit etmedik de, hep yapılanı taklit ettik? Tekrar söylemekte fayda var: Almanlardan ve Japonlardan öğreneceğimiz çok şey var.

Öncelikle iki devlet de, en az bir dünya savaşından mağlubiyetle ayrılmış devletler. Yani mağlubiyetlerin en ağırını, yenilmişliğin en çekilmezini yaşamışlar. Özellikle Almanya iki dünya savaşından da mağlubiyetle ayrılmış bir devlet. Versay Anlaşması ile tarihinin en ağır anlaşmasını imzalayıp, Birinci Dünya Savaşı‘nın kaybeden Almanya, Normandiya Çıkarması ile nerdeyse mağlubiyeti kesinleşmiş bir şekilde İkinci Dünya Savaşı’nda da yenilgiyi tatmıştır. Fakat ilginç olanı Almanlar bu savaştan sonra dibe vurduğunu anlayıp pes etmedi. Nasıl ki Birinci Dünya Savaşı sonrasında toparlanıp tekrar iyi bir güç olduysa, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da bocalamasına rağmen tekrar ayağa kalkıp, doğruldu. Ekonomik olarak Avrupa’nın en sağlam iki üç ekonomisinden biri konumunda. Başarının sürekli çalışmaktan ve yılmamaktan geçtiğini bizlere en iyi şekilde anlattılar.


Öte yandan Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nda iki şehirine ki Hiroşima büyük bir liman kentiydi, atom bombası atıldı. Yerle bir oldu kısaca Japonya ve derhal savaştan çekilmek zorunda kaldı. Savaştan sonra ‘ne yapacağım ben şimdi’ kaygısına düşmedi Japonya. Tıpkı Almanlar gibi onlar da yeniden başarmanın, tekrar güç sahibi olabilmenin, söz geçirebilmenin tek yolunun çok çalışmaktan ve sürekli üretmekten geçtiğini biliyorlardı. Ve şu anda Japonya dünyanın sayılı ekonomilerinden ve Asya’nın birkaç büyük gücünden biri konumunda.


Şimdi şöyle başlamak istiyorum. Bu iki devlet özellikle İkinci Dünya Savaşı‘ndan sonra bitik bir vaziyetteydiler. Şehirleri bombalanmış, güçleri kısıtlanmış, silahları susturulmuştu. Hatta Almanya’yı ikiye ayırdılar daha sonraları. Fakat her ne olursa olsun önüne geçilemeyecek bir düşünce ve akım vardı bu iki devlette de: Milli bilinç. Kısacası ne yapacaklarını ya da ne yapmayacaklarını, ne şekilde yapacaklarını ve kim için yapacaklarını biliyordu her bir ferdi. Bu kadar mükemmel organize olmuş, neredeyse hepsi aynı şuurda olan bu kadar insanın, aynı hedefler ve aynı anlayışlarda oluşu benim asıl sorguladığım yer doğrusu.

Şimdi ülkemize bakıyorum. Tamam Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiye ayrılmış olabiliriz ama biz yeni bir devlet kurduk: Türkiye Cumhuriyeti. Her şeyi sil baştan yapacaktık oysa. Fakat istenilen şeyler bir türlü olmadı. Ne üretim yapabildik ne de doğru düzgün bir tüketim. Tüketimi dahi yerinde yapamaz hale geldik. Japonya gibi ülkemizin muhtelif yerlerine atom bombası atılmadı, Almanya gibi bizi ortadan ikiye bölmediler. Bizi fikirsel ve zihinsel olarak ikiye, üçe, ona, yüze böldüler. Milli bilinç denilen olgunun olmayışının mümessili olarak sadece dış mihraklar demek hem büyük bir aptallık hem de basit bir kolaya kaçmaktır.

Neden böyle oldu sorusunun cevabını kendi içimize sormamız gerek. Neden? Niçin? Niye?

Daha sonra taklit için şu iki ülkeye bakmak gerekir. Övmek maksatlı yabancı ülkeleri göstermek suç değil, gösterecek seviyede bulunmak suçtur. Yukarıda da bahsettiğim gibi taklit yapıyorsak ki kanımca kralını yapıyoruz. En azından şu iki ülkeyi taklit edelim. Taklit kötü bir şey değil aksine yaşatmak ve ilerletmektir.
Şimdilik bu kadar. Hoşçakalın