Bir Futbolcunun Günlüğü

Parmaklarımın ucuyla kornere çeldiğim toplar gol oluyordu her köşe vuruşunda. Her köşe vuruşunda biraz daha çekiliyordum kaleme. Karşımdaki rakipler o kadar güçlü, boylu posluydular ki defansımın en uzun oyuncusu omuzlarına geliyordu en kısa rakibinin. İçime biraz daha siniyordum. Bu takımı yalnız ben sırtlayamam gibi geliyordu. Birilerinin daha azmetmesi gerekiyordu zannımca. Ender gelişmiyordu ataklarımız, isabetli bir şutumuz da yoktu kalelerine.

Binbir umutla orta sahaya aktardığım toplar, omuz darbeleriyle çalınıyor ve bir kontra atağa geçiyordu. Her konuda sıfırdı takımım: Teknik direktöründen forvetine; tedarikçisinden taraftarına kadar herkes yılmıştı. Sanki birkaç yıl önce en muazzam zaferleri kazanmış, ardından doymuş bir takım gibi kimse oynamak istemiyordu. Büyük bir başarı sağlanmış, herkes istediği takımlara transfer olmuş fakat yalnızca ben kalmışım, takımı bırakmam istememişim gibiydi. Bırakamazdım takımımı, gidenler gönülden bağlı değillermiş demek ki.

Her antrenmanda, kendime söz veriyorum: O eski başarıları yeniden yad edeceğiz. Güzel günlere yeniden kavuşacağız. Önümüzde maç, milat olacak diyorum kendi kendime. Biraz daha çabalıyor, ekstra antrenmanlar yapıyordum. Ama bir şeyler eksik kalıyordu. İnsan tek başına çevresini hatta dünyasını değiştiremezdi. Bu sadece masallarda, efsanelerde olan şeylerdi. İnanmak istemiyordum üstelik. Kendimi kandırırdım yalnızca.

Her açıdan kaybetmiş bir sporcu gibi görüyordum kendimi; madalyalar, kupalar hepsi tozlu raflarda yerini almış, bir anlamı ifade etmeyen şeylerdi. Yaşlanmıştım üstelik, oynayacak gücü kendimde buluyor ama daha fazla oynanmaz artık diyordum. Bu takımla olamazdı. Bir yorumcu olur, pozisyonları değerlendiririm bu saatten sonra. Kendime yakıştıramıyordum bunu fakat durum onu gerektiriyordu.