Black Mirror 1. Sezon 3. Bölüm Yorumlarım

Black Mirror efsanesinin birinci sezonun birinci bölümünde de yine mükemmel bir kurgu işlenmiş: Yalan. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte geçmişi ve geçmiştekileri de kontrol altına alma konusunda bir hayli ilerlemiş durumdayız. Geçmiş, artık bir “sır” olmaktan ve ketum kimliğinden uzaklaşmış durumda. Black Mirror efsanesinin üçüncü bölümünde de artık yavaş yavaş kontrol altına almaya başladığımız geçmiş ve geçmişte yaşanılanlar ele alınıyor.

Hikayenin kahramanı olan başrol oyuncusu avukat adayı, bir iş görüşmesi sonrasında eşinin katıldığı bir partiye ayağının tozuyla gelir ve olaylar da bundan sonra gelişir. Eşinin kendisini aldattığına dair şüphe duyan Liam, anılarını teker teker izlemeye başlar. Jonas ile eşinin arasındaki ilişkiyi çözmeye çalışan Liam, gittikçe daha da derine iner ve tüm gerçekleri de eşinin anılarından öğrenir.

Dizinin bu üçüncü bölümünü bitirdiğinizde “yalan söylemek o kadar da kötü olmasa gerek” diye düşünmeden edemiyorsunuz. Geçmişi tamamen kontrol altına alma düşüncesi, insanın içinde hep var olmuştur. Gerek Doğu gerekse Batı medeniyetlerinde de bu düşünce yaygındır. Zaten dizinin bu bölümünde de bu vurgulanıyor.

İnsanlar geçmişi genelde iyi hatırlarlar ya da geçmişi hep güzelmiş gibi hatırlamak isterler çünkü geçmişi hatalarından arındırarak berrak bir şekilde hatırlarlar. Bu da insanın bilinçli olarak yaptığı, geçmişi samimi bulma ritüellerinden biridir. Aslında geçmişi tümüyle hatırlayabilsek onu gerçekten de iyi hatırlamak istemeyiz. Tüm anılarımız zihnimizde olduğu gibi kalsa, onları silmenin bir yolunu bulurduk.

Dizinin bu bölümünde eleştirilen bir diğer nokta ise yalan. Yalanın ilişkilerdeki rolünü bir kez daha hatırlatan bu bölümde dramatik bir olay da seyirciye aktarılmaya çalışılmış ve bunda gayet başarılı olunmuş.

Liam’ın eşini sorguladığı bir sahneden.

Hiç kimsenin hiç kimseye yalan söylemediği bir dünya hayal edin ve bu dünyada yaşanılan her şey ama her şey salt gerçeklik üzerine olsun. Böyle bir düzenin geleceği olabilir mi? İnsan, her durumda yalan söyleyebilir ve bazen bazı yalanlar, büyük felaketleri engelleyebilir.

İnternetin önlenemez yükselişiyle ilgili olarak bir başka örnekten söz etmek istiyorum. Bundan çok değil 20 sene önceki futbolcuları düşünün. Büyük futbolcu dediğimiz birkaç ismi sayın ve onların şu anda aktif futbol hayatlarına devam ettiğini düşünün. O mukaddeslikleri kalır mıydı? Büyük saygı duyduğumuz isimler, internetin her insanın cebinde olduğu bu günde aynı saygıya erişebilirler miydi? Kim bilir ne skandallarını ne ayıplarını dinlerdik. Bu zamandaki ünlüleri ya da futbolcuları iyi anlamak gerek. Zira bu kadar göz önünde bulunup bir kusurunuz olduğuna kariyerinizin tepetaklak olduğu bir başka zaman daha yok.

Belki de geçmişi fıtratımız gereği her yönüyle hatırlamamız mümkün olmuyor. Zira her şeyi her yönüyle hatırlamak bir süre sonra psikolojik rahatsızlıklara da neden olabiliyor. Belki Liam haklıydı ama ya haksız olsaydı?

Bu bölümde hayatımızdaki bazı olayların nasıl geliştiğini öğrenme iştiyakı doğuyor. İnsan, doğal olarak “neden aramak” istiyor: Evlilikte, anlam veremediği olaylarda, merak ettiği durumlarda, kuşkuya düştüğünde.

Yine yalan konusuna dönecek olursak. Avrupa Yakası’nın bir bölümünde bu konu yine mükemmel bir üslupla eleştirilmiş. İzleyelim:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir