Eğitimde Yozlaşmanın Dünü ve Bugünü

Üniversite, aslında günlük hayatta gördüğümüz fakat ismini bilmediğimiz bazı olayları ya da gelişmeleri; psikolojik süreçleri veya politik gelişmeleri isimlendirerek ‘akademi’ çerçevesinde öğreten bir kurumdur. Tıp, mühendislik gibi sayısal bölümlerde bu durum geçerli değilken siyasal bilimler fakültelerinde, iletişim fakültelerinde ve fen-edebiyat fakülteleri başta olmak üzere neredeyse tüm sözel bölümlerde bu kural geçerlidir.

Bir olguyu bir akademisyenin anlatmasıyla, sokaktaki bir kişinin anlatması arasında elbette ki farklar vardır. Nedir bu farklar?

1-) Teknik

2-) Olayın öncesi ve sonrasını bilme

3-) Örneklerle güçlendirme

Bu gibi faktörler vasıtasıyla akademide okutulan dersler ‘farklı’ bir şeymiş gibi algılanıyor. Halbuki akademik perspektif, gördüğümüz ve duyduğumuz birtakım olayların daha teknik ve daha detaylı olarak adlandırılmasından ibaret. Örneğin safsata türlerinden Kumarbaz Safsatasını kimse bilmeyebilir ama şöyle derseniz kesinlikle anlayacaktır: Tavla oynuyorsunuz ve tam üst üste beş kez düşeş attınız, altıncı atışınızda ‘beş kez düşeş geldi bu sefer de düşeş gelir’ ya da ‘beş kez düşeş geldi bu sefer gelmez’ gibi iki farklı alternatif üreterek bir sonraki ihtimali hesaplama uğraşıdır. Ve biz buna kumarbaz safsatası diyoruz.

Şimdi bu şekilde anlatılan bir durumun anlaşılmaması imkansız. İnsanlar kendilerini ‘cool’ hissettiren bilgileri satmayı severler konu değiştirme demezler de ‘ad hominem’ derler ya da içinde bulunulan tüm şartlar demezler de konjonktür gibi söyleyince en azından ‘bilgili’ olarak kabulünü biraz daha artıracak hareketlerde bulunurlar. Tıpkı bazı hocalarımızın Arapça kelime kullanımında ısrarı gibi. Aynı anlamlara gelecek kelime Türkçede bulunmasına rağmen giderler Arapça kelimelerle adeta boğulmuş bir cümle önümüze sererler.

Tüm bu olanların sebebi ancak tek bir şeyle açıklanabilir: Çağımız uzmanlaşma ve alanında ihtisaslaşma devridir. Artık bir bilgi öğrendiğiniz vakit onu tüm yönleriyle, önüyle arkasıyla öğrenmeniz gerekiyor. Çünkü bilgi artık herkesin elinde, evinde hatta arka cebinde taşınacak kadar belki değersiz, belki kolay bir hale geldi. Bu durum da insanları bir konu üzerinde detaylı araştırmalara, incelemelere sevk etti. Daha öncesinde hiç bu kadar seviyede olmayan uzmanlaşma eğilimi, özellikle 20. Yüzyılın ortalarından itibaren ciddi bir boyutta yükselişe geçti. Üstelik bir konu üzerinde uzman olan kişilerin sayısı beş ya da on değil; beş yüz, bin hatta on bine kadar çıkmış durumda.

Eskiden sağlık alanında uzmanlaşmış kişilerin hem toplumda iyi bir konumu olurdu, hem de kendisi bu sayede hayatını sürüp giderdi. Oysa şimdi neredeyse her televizyon kanalının uzman on tane doktoru; her sağlık ocağının yine en az beş, altı tane doktoru var. Bu durumun en kötü sonucu rekabetten dolayı, aslında yeteri derecede bilgili ya da işe yatkın bireylerin işsiz kalmasıdır. İyi olan sonuç ise hizmetten ya da bilgiden yararlanan kişiler yani halk içindir. Şöyle ki, rekabetin sonucunda elekten yalnızca en iyiler geçebiliyor. Ve bu durum hem hizmetin hem de bilginin en iyi şekilde verilmesi gibi güzel bir sonucu ortaya çıkarıyor.

Bu sistem en ideal sistemdir. Nasıl ki Tarım devriminden önceki insanlardan doğal seleksiyon ile en güçlüleri ayakta kalıyorsa bu sitem gereği de işi en iyi yapan kişi ayakta kalabiliyor. Bir cadde üzerinde birkaç mağaza düşünün ve o mağazaların uzmanlıkları, müşteriye ilgi, alakaları, ürünlerinin kalitesi gibi etkenler mağazalar arasında rasyonel bir farkın oluşmasına sebep oluyor. Daha sonra işini en iyi yapan, hizmeti en iyi şekilde sürdüren mağaza ayakta kalıyor ve diğerleri mağazalarını kapatmak zorunda kalıyor. Şimdi bu durum özellikle bizi rahatsız eder mi? Hayır. Eğer kapanan mağazaların bir tanesinde çalışmadığımız müddetçe bizi rahatsız etmemesi gerekir. Uzmanlaşma ve alanında en iyi olma uğraşı çağımızın en büyük hedef ve amaçlarından biri haline gelmiştir.

Adam kayırmacanın sıklıkla yapıldığı, liyakate dayalın usulün olmadığı, bolca rüşvetin döndüğü ve hatır meselesinin, insanlara bazı şeyleri yaptırdığı bir ülkede istediğiniz kadar uzmanlaşın yine de birilerinin uzman olarak görmek istediği, adını daha çok duymak istediği, maaşının daha fazla olmasını istediği birileri uzman olur. Bunun en adaletsiz örneklerinden biri de mülakat örneğidir. İçeri odada ne döndüğü, ne sözler söylendiğine dair hiçbir bilginiz yok. Masumane bir şekilde sınava girdiniz ve sınavınızdan iyi bir puanla çıktınız. Yani atanmanız için hiçbir geçerli sebep yok ama mülakatın da bağlı olduğu kötü bir sitemle atanmak istediğiniz mesleği olamıyor, olmak istediğiniz konumda olamıyorsunuz.

Eğitimde yozlaşmanın temel öğeleri bunlardır. Maalesef hem eğitim esnasında hem de eğitim sonrasında ülkemiz yozlaşmanın en büyük örneklerini vermektedir. Eğitimin sadece hava, askerden kaçma, ortam yapma gibi amaçlarla kullanan insanlardan tutun, üniversite bitiminde aylarca KPSS sınavına çalışıp anormal bir şekilde atanamayıp kadro bekleyen öğretmen adayları, vergi müfettişi adayları ve her türden memur adayı ülkenin eğitimde yozlaştığına en büyük örneklerdir.

Yıllardır Fethullah Gülen’in üst yapılanmaları devlet dairelerine adamlarını, içerilere görmek istedikleri kişileri tıkarken bu ülkenin gerçek sahipleri, evlatları kafasında yüz binlerce soruyla gelecek KPSS sınavını bekledi. Suçlu o ya da bu değil maalesef. Suçluluk aslına bakarsanız eğitimin tek bir kişinin tekeline verilmesidir. Bir ülkenin yegane kurtuluş reçetesi olan eğitimi hangi bakan, hangi milletvekili ya da hangi insan gidip bir insanın tekeline verebilir? Eğitimin farkında varmayan ya da varamayan devletlerin, imparatorlukların kısa sürede battıklarını söylemeye gerek yok sanırım. Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Ülkemizin bir kesiminin hayranı olduğu diğer bir kesimin ise o kadar hayranı olmadığı Osmanlı Devleti, savaşlardan, ağır anlaşmalardan, çevrilen hile ve dolaplardan yıkılmadı. Osmanlı Devleti’ni yıkan tek ve en önemli unsur eğitimin bozulmasıydı. Nasıl mı?

 

 

1-) Beşik Ulemalığı

Hangi mantık ve akıl, alimin oğlu da alimdir sözüne aldırış ederek bu lafa itimat eder.

2-) Liyakatin Kalkması

Ordu kumandanından tutun, sadrazama kadar artık kimse yetkinliği ile değil ya saygınlığı ile ya da hatırı ile bir yerlere gelebiliyordu.

3-) Ekber ve Erşed Sistemi

Her ne olursa olsun, bir padişah sadece hanedanın en yaşlısı olması sebebiyle tahta geçebilir miydi?

4-) Kafes Usulü

Padişahların herhangi bir tecrübe edinmeksizin sarayda yetişmeleri ve saraydan dışarı çıkmamaların Osmanlı’ya bedeli ağır olmuştur. Eğitim kademelidir. Teori ve uygulama. Kafes teorik olarak mükemmele yakındı ama uygulama açısından sıfır. Devir ne devriydi o zamanlar? Uygulama.

5-) Enderun Mektebinin İşlevsizleşmesi

Osmanlı Devleti’nin büyük derecede diplomat, asker ve yönetici yetiştirdiği, hatta o kadar çok önem verip Topkapı Sarayı’nın bitişiğine binalarını yaptığı kurumun, 17. Yüzyıldan sonra zayıflaması ve eski işlevini kaybetmesi, Osmanlı’ya eğitim alanında vurulan en büyük darbelerden biridir.

Bir milleti silahla, zorla, atom bombasıyla bir yere kadar tehdit eder, bir noktaya kadar sindirirsiniz. Fakat daha sonra elinize başka kozlar, başka alternatifler almalısınız. En etkili ve en sempatik yol eğitimdir. Eğitim bir yumuşak güçtür ve yavaş yavaş hedefine ulaşır, dışından anlaşılmaz. Oktay Sinanoğlu’nun sıklıkla söylediği bir söz vardır. ‘Ben Atatürk dönemi müfredatıyla yetişmiş son kişilerdenim. Sonrası malum Amerikan, İngiliz…

Hayal kurup Pollyanna gibi gereksiz iyi düşünmemek gerekir. Eğitimin ne derece büyük bir sorunsal olduğunun  farkına varmak, düzeltmek için ‘ne yapıyorum’ sorusunun cevabını kendi içimizde vermek gerekir. Eğitim yozlaştı ama bir millet her nesilde yeniden doğar. Doğan her nesil eskiyi düzeltebilir. Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi.