Hiçbir Şey Hakkında

Bu yazı, hiçbir şey hakkında…Ve bu yazı, belki de her şey hakkında. Bazen her şey gibi görünen, aslında hiç olanlar hatrına…

Uzun zamandır hiçbir şey hakkında yazmak istiyordum. Bunu nasıl yapacağımı bilmemekle beraber denemem gerektiği konusunda, beni kemirip duran bir his var içimde. İstiyorum ki; öyle kurgusuz, öyle kendinden, öyle içten olsun.

Bugün hiç ummadığım bir anda başka bir şehirde buldum kendimi. Böyle söylediğim için beklenmedik bir seyahat macerasına atıldığım sanılmasın. Durum bundan çok uzak. Aslında “Seyahatler çekiyor içim.” diyen Sait Faik’le bu noktada birleşiyoruz. Benim de içim sıklıkla seyahat çeker. Fakat pek seyahat et(e)mem. Tv’deki gezi programlarını izlemekle yetinen bir insanım işte. Zaten ben sadece belgesel… Aynı zamanda bugünlerde şunu farkediyorum ki; siyah çoraplar en çok eskittiğim tekstil ürünü. Çünkü siyahın “her şeyle uyma” özelliği onu daha cazibeli yapıyor benim için. Evet giyimde, işlevselliği savunurum. Bir de lacivert var ki… Hayatımın belirli bir dönemindeki kıyafet tercihlerimde, “her şeyle uysun” başlığı altında lacivert parçalara yöneliyordum. Sonra farkettim ki her şey lacivert olmuş. Hayatınızdaki bazı insanlar da böyle olabilir. Birlikte girdiğiniz birçok ortam ve geçirdiğiniz uzun bir mesainiz olur. Dönüp anılara şöyle bir baktığınızda her köşede o vardır artık. Duvardaki çerçevelerin altından, buz dolabındaki yoğurt kabından, çekyatın altından, portmantodaki ceketin cebinden hep o çıkar. Hatta tuzluklardan dökülür ve birlikte geçirdiğiniz her lahza bir tuz taneciği gibidir. Tuzun yemeğe kattığı anlamı o da sizin hayatınıza katar. Bu konuya nasıl geldim bilmiyorum. Başta bahsettiğim “kendini başka şehirde bulma” konusunun aslı hakkında bilgi vermeyeceğim. Bu konuda Franz Kafka’nın Dava’sını kendime örnek edindim. Çünkü yaşadığımız olaylardan ve başımıza gelen musibetlerden daha önemli olan; bunu iç dünyamızda nasıl yaşadığımız ve olaylara bakış açımızdır. İç dünyamızdaki tezahürü, olayın boyutunu aşabildiği gibi bunu olayın boyutunun yanında minicik bırakmak da bizim elimizde.

Bugünlerde farkettiğim bir başka şey ise baharın etkileri… His dünyamızı harekete geçiren bahar, Kılıçarslan’ın da dediği gibi; “…en çok içimizin devasa yoksulluğuna yaraşır.” Havaların dengesiz halleri baharın gelip gelmediği konusunda bizi tereddüte düşürürken, bir yandan çiçekleriyle bize gülümseyen ağaçlar baharın geldiğine hemfikir olmamıza sebep oluyor. Baharın başka alametleri yok mu peki? Hep çiçekler böcekler mi? Güneş bulut mu? Ha bir de grip meselesi var. Bu mevsimde “Ortada salgın var. Dikkat et.” cümlesini sıklıkla duyarız. Şayet iflah olmaz bir yalnızsak duymayadabiliriz. Bunun yanısıra “bahar yorgunluğu, bahar çarpması” gibi ifadeler de kaynaklarda mevcuttur. Sayın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanım, üstümde bir halsizlik var… (Sanırım yeni sistemde bu esprilerin de yeri olmayacak) Unutmadan ilkbaharda alerji başkadır… Polenlerin yayılmacı politikaları alerjisi olanların gözlerini ve burunlarını höşür höşür akıtacaktır. Adeta çok ağlamış efekti verir insana, alerji. Benim öyle çok fazla bir alerjim olmamasına karşın bazen göz kapaklarımda hafif şişme oluştuğunu farkediyorum bu mevsimde. Piyasada alerji ilaçları mevcut evet, fakat bir süre sonra “Ya benim bu ara sürekli uykum geliyo yea” gibi cümleler kurduran yan etkileri olduğunu da söylemeliyim.

Bu yazıyı ilk yazmaya başladığımda elimde yarım bardak çayla karanlık bir odada oturuyordum. Tam iç muhasebelerin yapılacağı bir ortam. Aniden bu şehre gelmem, kafamda bazı ışıkların yanmasına da vesile oldu.Bu hepimizin zaman zaman kafasında yanan “Hayat Kısa.”ışığı. Vaaay çok marjinal dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ve bunun altındaki ironiyi de hissediyorum en derinden. Alaycı bakışlarınızı çekerseniz üzerimden bir şeyler söyleyeceğim. Hayat gerçekten kısa. Ne zaman öleceğimizi, başımıza neler geleceğini bilmeden doğaçlama yaşıyoruz. Bu doğaçlama içerisinde her ne kadar kendi kendimize planlar yapsak, onun uğruna savaşsak da aklımıza gelmeyecek küçük bir detay bütün planları alt üst edebiliyor. Yapılacak işlerde, aşırı plancılığın  temsilcilerinden bir birey olarak, bugünlerde bundan vazgeçmem ve akışına bırakmam gerektiğini hissediyorum. En çok da “anda kalmak” mevzusu kafamı kurcalıyor. Geçmişin üzüntüsünden ve geleceğin kaygısından kurtulmak, anda kalabilmeyi başarmak şüphesiz insanın iç dünyası için mükemmel bir aydınlatma elemanı. Anın tadını çıkarmak ise en büyük kazanımı olsa gerek. Hala nereye ve niçin geldiğimi söylemedim. Zaten önemli olan benim bu konuya nasıl geldiğimdir. Hakikaten ya ben bu konuya nasıl geldim?

illegalHafiz

bir takım tanıklıklar