Hazineyi Keşif

Önce yaşlı bir ağacın gövdesine dokundum. Parmak uçlarımda hissettim yaşanmışlıklarını. Sert dokusu ve çizgileri bana çok şey söylüyordu. Yeşil yapraklarının her biri beni kendine hayran bırakıyordu. Rengi öylesine canlıydı ki yaprakların, bu yaşlı gövdeye adeta bir mesaj veriyordu. Serin gölgesi, o güneşli günde bir ana kucağı rahatlaması yaşatıyordu insana. Baharın melodisi başlamıştı. Bu melodiyi, bu ağaçtan başlayarak adım adım dinleyecektim. Ardından hemen ağacın yakınlarındaki mor renkli çiçekleri seyre daldım. Yemyeşil çimenleri öyle güzel süslüyorlardı ki… Ve sarı çiçekler neşe saçıyorlardı hiç yorulmadan. Az ilerleyince, içimi de çiçek açtıran hanımeli kokusu beni kuşattı. Ağaçları gözlerimle hapsediyordum ki, kaçırmayayım sincapları. Öyle ya böylesine el değmemiş doğal bir ortamda sincap görmek olağandışı sayılmazdı. Ne var ki sincaplar benden saklanmakta kararlıydı. Zaten sincaplarla ilişkim, hep onların saklanmasıyla son bulurdu.

 

Ormanın ne kadar büyük olabileceğini düşünürken, gördüğüm ağaçların çeşitliliği beni durmadan şaşırtıyordu. Ağaçların cinsleri konusunda ne kadar bilgisiz olduğumu farkettim. Bu konudaki eksikliğim beni biraz üzse de, keşfetme iştiyakımı engellemeye yetmedi. Bir süre ağaç süzmeye devam ettikten sonra uzaktan tam seçemediğim nehrin, kıyısında buldum kendimi. Ayaklarımı nehre sokmamak için hiç bir engelim de yoktu. Hızla ayakkabılarıma davrandım. Bu uzun zaman sonra ayaklarımın toprakla ilk buluşmasıydı. Sonra sırt çantamı ayakkabılarıma arkadaş olması için hemen oraya bıraktım. Nehrin serin suyu sanki tüm hücrelerimi canlandırmıştı. Ve zihnim, devamlı beslediği endişelerinden birden uzaklaşıverdi. O sırada nehrin kenarındaki ilginç şekilli otsu bitkileri farketmiştim. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemiyordum. Nehirde birkaç küçük balık görme ümidiyle başımı eğdim. Derken ayaklarımın yanından tam da hayalimdeki gibi küçük ve siyah bir balık geçti. Biraz ileride arkadaşlarını da gördüm. İçten içe onlardan selamımı esirgememem gerektiğini biliyordum. Nehrin sığ kısımlarında biraz vakit geçirdikten sonra ayakkabılarımın yanına döndüm. Orada biraz oturacaktım. Çantamdan çıkardığım elmamı dişlemek için sabırsızlanıyordum. Bu nehir macerası beni acıktırmıştı. Elmamı yerken, gözümün yakalayabildiği beyaz kelebekleri de ihmal etmedim. Daha sonra şöyle bir çimenlere uzandım ki, masmavi gökyüzü tüm huzuruyla karşımdaydı. Bulutlar yine muhtelif şekillere bürünmüştü, bembeyaz. Burada, yeryüzü ne kadar cıvıl cıvılsa gökyüzü de bir o kadar sükunet sahibiydi. Uzaktan da olsa birçok leylek görmem, “sanırım bu sene çok gezeceğim.” düşüncesiyle buluşup, tebessüm etmeme sebep oldu. Sanki tebessüm edilecek şeyler hiç eksilmiyordu. Etrafta hiç yüksek bina olmadığı için gökyüzü tüm detaylarıyla seçilebiliyordu. Gözlerime sunulan büyük bir özgürlük söz konusuydu. Hanımeli kokuları ise beni bırakmamıştı. Bir yandan, yakındaki ağaçlarda konaklayan kuşlar şarkılarını mırıldanıyorlardı. Gökyüzünü izlerken, ortamın huzuru ile tatlı bir uykuya kendimi teslim ettim.

 

Sonra birden, hiç beklemediğim bir şekilde uyandım. Vızır vızır geçen arabaların sesleri ve beraberinde zihnimi delen kornalar beni uyandırmıştı. İyi de burada ne asfalt vardı, ne de araba. Hatta bir patika bile görmemiştim gelirken. Burası adeta keşfedilmemiş bir hazineydi. Öyleyse bu araba gürültüleri nereden geliyordu? Kuş seslerine ne olmuştu? Ve engin gökyüzüm neredeydi?
Kendime geldiğimde anladım ki; bu hazine benim zihnimde tahayyül ettiğim bir yerden ibaretti. Uyandım ki, şehir tüm gerçekleriyle karşımdaydı. Uyandım ki görüş alanımı darlayam binalar oradaydı. Uyandım ki havaya nefes aldırmayan fabrika tüm kasvetiyle yerinde… Uyandım ki, metropol yıpranmışlığım, beni içimde böyle bir hayal yaşatmaya mecbur kılmıştı. Odamın açık kalan camından hücum eden bu gürültüler üzerime gelmekten geri durmayacaklardı. Zaten güzel bir rüya bölündüğünde, ona tekrar kavuşmanın yolunu bilmiyordu insanlar. Öyle ya biz şehrin mutsuz çocuklarıyız. Fakat artık nefes bile alamıyoruz şehirde. Bunu farketmekse ancak bir rüyayla mümkün olmuştu. İçimizde yaşananlardan bile bihaberdik. Özümüze dönmek, doğayla kucaklaşmak, şehrin tüm kirleticiliğinden uzaklaşmak içimizde hep bir ukdeydi. O vakit anladım; insan bazen hasretini çektiklerini, kendi idraki dışında, içinde yaşatıyordu.

 

illegalHafiz

bir takım tanıklıklar