Türk Medyasının Sorunları

Haberlerde okuduğumuz tüm “haberimsi” içerikler, birilerinin daha önce kurgulamış olduğu hazır içeceklerden başka bir şey değillerdir. Haber diye bize sunulan tüm içerikler, taslaklarda hazır tutulan bazı kelimelerin yer, zaman ve kişileri değiştirilerek sunulması gazete ve dergilerde zihinsel yavanlığı gözler önüne sermektedir. Örneğin bir kaza haberini ters piramit ya da düz piramit şeklinde okumaktan başka herhangi bir alternatif modelimiz bulunmuyor. Türk medyasının sorunlarına bu sadece bir başlangıç.

Yeni yeni başlayan ve son yüzyıla özgü bir durum olmadığı da yine bir gerçek. Medya alanında işini meslek namusuna göre yapanların sayısı hayli az. Bu durum, medya gibi önemli bir mecranın işleyişinde belirgin bir hale gelen bozuklukların bir yansıtıcısıdır.

Mesela gazetede okuduğumuz tüm bültenler daha önce gazeteciye gönderilmiş olan hazır belgelerden oluşmaktadır. Gazeteci bunlardan ya işine geleni ya da gerçekten hoşuna gideni bir gün öncesinden editörlere mail veya mesaj atarak bildiriyor ve biz o bültenleri çoğu kez haber niyetiyle okuyoruz. Halbuki işin aslı, o belgeler veya haberler daha önce yazılmış ve sırasını bekleyen içeriklerdir. Hepsi de en azından yetenekli olup olmadığı sorgulanabilir bir editörün elinden geçerek servis edilmektedir.

Peki bu işi neden hakkıyla yapan yok? Öyle değil mi? Ya taraflı gazetecilik yapan ya da işine özen göstermeyen insanlarla dolu bir sektör var önümüzde. Bilgi ihtiyacını karşılamak gibi kutsal bir göreve soyunan medya, bu gibi negatif kusurları ile görevi kendisinden hayli soyutlamaktadır.

Öte yandan kimin ne yazacağı ise hemen hemen belli. Örneğin yazdığı bir makalenin ülke siyasetini değiştirdiği bir gazetecimiz ve bu yazısını yayımlamak için kullanacağı otoritesi güçlü bir dergi veya gazetemiz ne yazık ki yok. Başka ülkelerde var mı diye sormak lazım. Var. Şöyle ki, bir döneme damgasına vuran Dünyanın Sonu, Medeniyetler Çatışması ve Büyük Satranç Teorisi adlı tezler ya dönemin Amerikan dergilerinde ya da gazetelerinde yayımlanmıştı. Örneğin Türk edebiyatınında da buna benzer örnekleri görmek oldukça mümkün. Benim aklıma ilk gelen Mehmet Fuat Köprülü’nün 1914’te yayımladığı bir makalesi folklorün önemini belirtiyordu. Bu yazı edebiyat çevresinde büyük bir etki yaratmıştı. İkdam dergisinde yayımlanan bu yazı ile Köprülü’nün bilinirliği de artmıştı.

Hem gazetede hem de dergide müthiş bir sığlığın içinde olduğumuz bir gerçektir. Mesela dünyadaki diğer münevver ve ilgili araştırmacı veya profesörlerin takip ettiği bir dergi veya gazetemiz var mı? Ülke içinde yer alan bazı önemli olay ve gelişmeyi yazmakla veya birkaç edebi kişiliğin ölüm yıldönümünde kapak fotoğrafını değiştirmekle gazete ve dergide çığır açılmıyor.

Şeklen eskisine göre iyi içeriksel olarak bir o kadar berbat olmamız tek kelimeyle açıklanabilir: Şov. Gerçekten her alanda şovu sevdiğimiz gibi burada da şovdan büyük bir zevk alıyoruz. Kullandığımız kağıtların değişmesi demek içeriğin de otomatikman değişmesi anlamına gelmez. Elinize size göre en prestiji gazete ve dergiyi aldığınızda başka birileri size “yan gözle” bakıyorsa bu henüz dergi ve gazete kültürünün oluşmadığı anlamına gelir ki gelişmiş ülkelerde bu görünmez. Açıkçası ülkemize yakışmayan bir durum.

Yavanlık, her safhada olduğu gibi maalesef burada da karşımıza çıkmaktadır. Sorunun aşımı İlber Ortaylı’nın da dediği gibi Türk aydının kafasındaki sansür ve baskıyı kaldırılmasından geçer.