Ulusçuluk/Milliyetçilik ve Irkçılık
Ernest Gellner’e göre kısaca ulusçuluk etnik sınırların siyasi sınırların ötesine taşmamasını ve özellikle bir devletin içindeki etnik sınırların iktidar sahipleriyle yönetilenleri birbirinden ayırmamasını öngören bir siyaset meşruiyet kuramdır. Milliyetçilik kavramı bazı noktalarda ulusçuluktan farklı gözükmektedir. Benedict Anderson’a göre ise milletler birer hayali cemaatlerdir. Milliyetçiliğin ulusçuluktan farkı ise siyasal sınırların ötesindedir. Ne ulusçuluk ne de milliyetçilik köken ve ırk konularında aşırıya gitmezken, ırkçılığın alanının çok daha kısıtlı olduğunu söyleyebiliriz. Milliyetçilik daha ziyade kültürel anlamda bir yönetim anlayışı ve devlet politikası iken ırkçılık, milliyetçilikten farklı olarak her şeyden önce ırk bir ön şart olarak tanımlanır. Irkçılığın kökeninde ayrımcılık, ötekileştirme, karşıt olana agresif politika, sindirme, yok etme ya da görmezden gelme gibi eğilimleri olan bir kavramlar vardır. Geçmişten hem milliyetçi kavimlerin hem ırkçı kavimlerin örneklerini vermek mümkündür. Hitler dönemindeki Almanya’da Hitler’in lebensraum ve ari ırk hayali devletin Yahudilere ve Alman olmayanlara karşı yukarda söz ettiğimiz yok etme politikasına işlemiştir. Öte yandan İspanya dönemindeki Franco örneğine bakılırsa Hitler’den daha az faşist olmakla birlikte ülke içerisindeki farklı milletlerden olan unsurlara karşı yok etme politikasından ziyade görmezden gelme siyasetini uygulamıştır.
Bu verilen örnekler dışında milliyetçiliğin herhangi bir şekilde şovenizm veya kültür etnosentrizm olmadığı da açıktır. Nitekim milliyetçilik milli değerler üzerinde bir kalkınmayı ve her alanda millileşmeyi, ülke içerisindeki milli bilincin artmasını ve bu sayede tabandan tavana her alanda kalkınmayı hedefler. Aşırı siyasi söylem ve eylemlerden kaçınır, daha kucaklayıcıdır. Milliyetçiliğin payandasını oluşturan dört ana unsuru da dil, soy, tarih, coğrafya olarak sayabiliriz.
