Uluslararası Hukuk ve Müdahale

İki dünya savaşının ardından Birleşmiş Milletler’i(BM) kuran devletler yaşanılan yıkımların yinelenmemesi adına örgütün temelini oluşturan BM Antlaşması’nı hazırlarken bazı temel prensipleri öne çıkartmışlardır. Egemen eşitlik ilkesi üzerine kurulan Örgüt kuvvet kullanımını ve tehdidini yasaklamış ve devletlerin iç yetki alanine giren konularda müdahale edilmemesi prensibini benimsemiştir. Bu temel ilkelerden yola çıkan restriksiyonist kuramının savunucuları insani müdahale de dahil olmak üzere herhangi bir askeri müdahalenin bir hak olarak tanımlayamacağını savunmaktadırlar.

Bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi egemenliğine yönelik güç kullanımı BM Antlaşması’na aykırıdır. Bu prensip çerçevesinde, Ulrich Beyerlin gibi restriksiyonist hukukçular, insani müdahalenin güç kullanımının yasaklanması ilkesinin net bir ihlali olduğunu iddia ederler. Karşıt görüşün temsilcilerden Reisman ise BM Antlaşması’nın sade bir dille yorumlanması gerektiğini öne sürmektedir. Reisman’a göre, insani amaçlarla yapılan müdahalenin geçici olması ve sadece gerçekleşmekte olan büyük ölçekli insan hakları ihlallerii durdurmaya yönelik olması BM’nin amaçlarıyla çelişmemektedir. Diğer taraftan, Fonteyne gibi hukukçular insani müdahalenin sonuçlarının uzun vadeli etkileri olduğunu belirtirken böylesi müdahalelerin çoğunlukla yönetim değişikliği ile sonuçlandığını ve müdahaleye maruz kalan devletin iç politikasında ve hatta hukuki sisteminde önemli değişikliklere neden olabildiğini ortaya koymaktadırlar. Bu bağlamda, BM Antlaşması’nda ortaya konan yaklaşımın devletlerin bir eylemi gerçekleştirmekteki niyetlerini göz önünde bulundurma gibi bir ihtiyaç doğurmadığını ve kısa süreli bile olssa yapılan herhangi bir müdahalenin devletlerin toprak bütünlüğü ile siyasi egemenliğinin ihlali anlamına geldiğini savunmaktadırlar. Ancak, müdahale edilen devletin rızası varsa ve müdahale devletin resmi hükümetinin devletinin bir sonucu ise, o zaman bir ihlalden söz edilemez.

Geleneksel hukuk kuralları ve BM Antlaşması’nda sözü edilen temel ilkeler insani müdahaleyi meşru ya da yasal kılan net bir Zemin oluşturmamakla beraber genel ifadeler temelinde ortaya konan prensipler istisnai durumları da tanımlamadığı için yoruma açık noktalar bırakmaktadır. Örneğin, devletlerin içişlerine müdahale edilmemesi anlayışı zaman içerisinde insan haklarının evrenselliği yönünde artan bir inanış ve imzalanan çok taraflı sözleşmeler nedeniyle daha esnek olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu bağlamda, insan hakları ihlallerinin ciddi boyutlara ulaştığı bazı durumlarda uluslararası toplumun önlemler alması söz konusu olmuş ve uluslararası hukuk çerçevesinde müdahalenin kapısı aralanmıştır. Kurucu antlaşmasında giriş notu da dahil olmak üzere 1., 13., 55. Ve 56. Maddelerinde BM, insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygının geliştirilip güçlendirilmesini sağlamayı Örgüt’ün temel amaçlarından biri olarak tanımlamıştır. İnsancıl müdahalelerin meşrutiyetini savunan çevreler, BM’nin insan haklarını yüce bir değer olarak tanımlamasını istemekte ve adı geçen bu maddeleri uluslararsı müdahaleler için meşruiyet oluşturan bir Zemin olarak görmektedirler. Dolayısıyla, insani müdahale taraftarlrı insan hakları ihlallerini sonlandırma amaçlı güç kullanımının Md. 2/7’de dikte edilen anlayışın bir ihlali olmadığını savunurken, insan hakları standartlarının uygulanışının bir devletin iç meselesi olarak sınırlandırılamayacağını ileri sürmektedirler. Bu bakış açısına göre, insan hakları alanında imzalanan çok taraflı antlaşmaların doğurduğu uluslararası yükümlülükler de önem kazanmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gelişmeler insan haklarının uluslararası çerçevede korunmasına yönelik bir bakış açısının yaygınlaşmaya başladığına işaret etmektedir. BM çatısı altında hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi temel hak ve hürriyetlerin evrensel olarak tanımlanmasını amaçlamış fakat bağlayıcılığının olmaması ve eksiklikleri nedeniyle yeni bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur. 1966 yılında BM İnsan Hakları Komisyonu İkiz Sözleşmeler olarakta bilinen Mdeni ve Siyasi Haklar ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmeleri’ni hazırlayarak bu açığı telafi etmek çalışmıştır. Evrensel Beyanname ile İkiz Sözleşmeler bir arada ele alındıklarında, Uluslararası İnsan Hakları Hukuku’nu meydana getirmektedirler.

Devletlerin kendi içlerinde halklarına sağlamaları gereken bireysel  hakları ortaya koyan bu sözleşmelerin yanı sıra, 1945 yılında ‘’Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi Antlaşması’’ ile insanlığa karşı suçlar uluslararası hukuk çerçevesinde tanımlanmıştır. 1948 yılında ise Soykırım Suçunun Engellemesi ve Cezaandırılması Sözleşmesi insan haklarının garanti altına alınması ve korunması yönünde artan bir uluslararası iradeye işaret etmektedir. 2002 yılında yürürlüğe giren ‘’Roma Statüsü’’ de soykırım suçu insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçu gibi suçları tanımlamış ve bu suçların Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yargılanabilmesini mümkün kılmıştır. Her ne kadar uluslararası ceza hukukunda tanımlanan başlıca suçların bir kısmı insani müdahalelerin sonlandırmayı amaçladığı eylemler de olsa, bu kapsamlarda tanımlanan kuralların insani müdahaleyi doğrudan yasallaştıran bir zemin oluşturmadığını söylemek doğru olacaktır.

İnsan haklarının evrensellleşmesi yönünde yaşanan siyasi ve hukuki gelişmeler insani müdahaleyi meşru kılabilecek sebepleri soğurmakla beraber böyle bir güç kullanımına tartışmasız bir yasallık sağlayacak tek unsur BM Güvenlik Konseyi’nin VII. Bölüm çerçevesinde alacağı kararlardır. Bm Antlaşması, bölgesel ya da uluslararası barışa tehdit oluşturması  veya barışı bozması durumlarında Güvenlik Konseyi bir kararla başta BM olmak üzere bir devlete, devletler koalisyonuna ya da bölgesel bir örgüte güç kullanımı yetkisi verebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir