11 Eylül Sonrası ABD Politikası

11 Eylül Saldırıları, 21. yüzyılın henüz başlarında gerçekleşmiş ve bu yüzyılın aslında devletler açısından çok da refah içinde geçmeyeceğinin bir işareti olmuştu. Beraberinde gelen siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar tüm dünya genelinde ”kaos” etkisi yaratmıştı. Bu saldırılardan en çok Amerika Birleşik Devletleri‘nin etkilendiği muhakkaktı. Zira ABD, Pearl Harbour Limanı baskınından sonra ilk kez kendi topraklarında vuruluyordu. Bu vurulmanın vermiş olduğu korku, hem ABD siyasetinde hem de ABD halkında büyük krizler meydana getirdi. Kısa süreli bocalama yaşayan ABD dış politikası, bu bataklıktan kendini terörün mutlak savaşçısı olmakla çıkmayı başarmıştı. Kimilerine göre bu başarı, sadece Amerika Birleşik Devletlerinin küresel güç olmasını daha da pekiştirmekten başka bir şey değildi. Zira, başta Orta Doğu olmak üzere, Amerika Birleşik Devletleri, tüm dünya çapında kendine düşman gördüğü rejimleri ve potansiyel oluşumları, kurumsallaşmadan bitirme politikasına yöneldi.

Bu yöneliş, beraberinde Amerika’nın dış politikada saldırgan bir siyaset izlemesine yol açtı. Daha önce de kendi kıt’ asından başka muhtelif yerlerde varlığını sürdüren ve güçlendiren Amerika, bu tarihten sonra yeni yerlerde, özellikle Orta Doğu’da iyiden iyiye, uzak güç olmanın peşine düşmüştü. 11 Eylül Saldırıları sonucu şekillenen Amerikan siyasetine baktığımızda, önümüzde çok da iyi olmayan senaryolar vardır. Şöyle ki;

ABD yönetiminin 11 Eylül Saldırılarına ilk yanıtı küresel çapta bir ”Teröre Karşı Savaş” ilan tmek olmuştur. Kasım 2000’de yapılan seçimlerde rakibi Al Gore karşısında kıl payı bir farkla başkan seçilen Cumhuriyetçi Parti’nin adayı George Walker Bush, 11 Eylül sonrasında iç ve dış siyasette ”güvenlik odaklı” bir yaklaşım öne çıkarmış ve Dick Cheney, Donald Rumsfeld ve Paul Wolfowitz gibi ABD yönetimindeki yeni muhafazakar isimler tarafından da destek görmüştür. ABD’nin 1941 yılındaki Pearl Harbour Baskını‘ndan sonra kendi topraklarında ilk kez vurulmasının yarattığı psikolojik korku atmosferi de Amerikan halkının gözünde Bush yönetiminin politikalarına meşruiyet kazandırmış ve bu sayede 2004 yılındaki devlet başkanlığı seçimleri de Bush’un galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Bush’un 11 Eylül Sonrasında yaptığı bir konuşmada ”Ya bizimlesiniz, ya da teröristlerle” şeklinde dile getirdiği siyaset dahilinde ise ilk olarak terörle mücadele adına devlete temel demokratik hak ve özgürlükleri bile çiğneme hakkı tanıyan ”PATRIOT Yasası” çıkarılmış, Kasım 2002’de ayrıca bir de ”İç Güvenlik Bakanlığı” kurulmuştur.

Bush, Şer Ekseni konuşmasını yaparken

Dış politikada ise Bush’un dini inançlarının da etkisiyle ”iyiye karşı kötünün mücadelesi” söylemi öne çıkarılmış ve ABD’nin teröre karşı savaşı iç ve dış kamuoyuna adeta bir ”ilahi misyon” gibi sunulmuştur. Bush yönetimi bu kapsamda köktendinci Taliban rejimi tarafından himaye edildiği düşünülen Bin Ladin‘i ele geçirmek amacıyla Afganistan’ı işgale başlamıştır. ABD’ye destek olmak için NATO da tarihinde ilk kez beşinci maddesini harekete geçirmiştir. Aralık 2001’de BM Güvenlik Konseyi tarafından Afgan güçlerini eğitmek ve ülkedeki kurumların yeniden tesisine yardımcı olmak amacıyla kurulan Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti (ISAF) ise Ağustos 2003’te NATO’nun yönetimine devredilmiştir.

Uluslararası toplumun 11 Eylül sonrasında verdiği tüm desteğe rağmen ABD’nin dış politikasında ”tek taraflılık” (unilateralism) giderek daha da belirgin hale gelmiştir. Zaten Kyoto Protokolü ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi oluşumlardan çekilme kararını açıklamış olan Bush yönetimi, Afganistan Savaşı’ndan sonra ise 1972’de imzalanan ve dünyadaki nükleer silah dengesinin temelini oluşturan Anti Balistik Füze (ABM) anlaşmasından çekilme kararı almış ve Eylül 2002’de açıklanan Ulusal Güvenlik Belgesi‘yle ABD’ye yönelik muhtemel bir tehdidin henüz gerçekleşmeden ortadan kaldırılmasını öngören ”önleyici müdahale” doktrini ilan edilmiştir. Bush ayrıca daha önce ”haydut devletler” kategorisinde değerlendirilen Irak, İran ve Kuzey Kore’nin bir ”şer ekseni” oluşturduğu iddiasını gündeme getirmiştir.

Şer ekseni söyleminin ilk hedefi 1990’lar boyunca ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına karşı tehdit olarak görülen Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak olmuştur. Önce Irak’ın El-Kaide’ye destek verdiğini ve kitle imha silahlarına sahip olduğunu öne sürerek BM Güvenlik Konseyi’ni bu ülkeye karşı bir askeri müdahalede bulunmaya ikna etmeye çalışan Bush yönetimi, bu girişimlerden sonuç alamayınca 20 Mart 2003’te ”Gönüllüler Koalisyonu” olarak adlandırılan bir grup ülkeyle beraber Irak’ı işgale başlamıştır. Müttefik güçler üç hafta içinde Saddam Hüseyin rejimini devirmeyi başarmışlarsa da işgalle birlikte ABD’nin imajı dünya genelinde oldukça sarsılmıştır. Irak’ın işgaline karşı Batı’dan Doğu’ya dünyanın pek çok ülkesinde geniş katılımlı protesto gösterileri düzenlenmiştir. Terör şüphelilerinin tutulduğu Küba adasındaki Guantanamo hapishanesinde ve Irak’ta Ebu Gureyb cezaevinde daha sonra ortaya çıkarılan işkence görüntüleri ise ABD’nin insan haklarını ihlallerini gözler önüne sermiştir.

Clinton dönemi sonunda fazla veren ABD bütçesinin 2003 sonunda yeniden açık vermesine neden olan Afganistan ve Irak Savaşları sonrasında tüm dünyada Amerikan karşıtlığı hızla artarken diğer devletlerin de Bush yönetiminin dış politikasına karşı tepkileri giderek sertleşmiş ve aralarında ABD’nin müttefiklerinin de yer aldığı bir grup ülkenin ABD hegemanyasına karşı oluşturmaya çalıştıkları diplomatik koalisyonlar, uluslararası ilişkiler literatüründe ”yumuşak dengeleme” stratejisi adı altında kurumsallaştırılmıştır.


Yararlanılan kaynaklar;

Şaban Kardaş, Ali Balcı, Uluslararası İlişkilere Giriş, Küre Yayınları, s. 67,68 ve 69

Hz. İbrahim’in Ayak İzlerinde Ortadoğu, Altan Tan, Çıra Yayınları, s. 484, 485