Çağın Mecnunlarına

Başlık Mecnunlar üzerine belki ama, siz Leyla Hanımlar da üzerinize alınınız lütfen…

“Ülkede ilgilenecek bir çok mevzu var neden böyle konularla ilgileniyorsun” diye sordum kendime fakat, sonra şu cevabı verdim kendime, “zaten bütün bu olumsuz mevzular aşksız olmaktan kaynaklanmıyor mu?”

Aşksızız Efendim, her konu da aşksızız! Sevdik zannediyoruz çok meseleyi ama yeterince olmuyor hiç bir şey. Ne kalktığımızda hayata aşkla bağlanabiliyoruz ne de ilim almak için gittiğimiz okula… ne yaptığımız işe…

Aşkın illa karşı cinse duyulan hevesi duygular olmadığını anlayamıyoruz mesela…

Zaten karşıya duyulan aşkı da yanlış mecralara  çekip durmuşuz her fırsatta.

Mesela sevmeyi kısıtlamak ile karıştırmışız! Ya da daha açık konuşursak sevmek sanki kıskanmanın, sınırların, izin almaların adı olarak kalmış biz de…

Ya da birinin elini tutunca ona mükemmel bir şekilde bağlandığımızın şiarı olarak görüyoruz bunu. Her şeyi çürüttük, tüm sevgiler bölük pörçük olmadı mı sizce de?

Henüz yeni üniversiteyi kazanmış bir Anadolu kızı nasıl olurda ilk haftadan sevgilisi olacağı insanı belirlerdi? Nasıl olurda okulun daha ilk aylarını yaşarken o gençle el ele tutuşma seviyesine geldi? Burada el ele tutuşmanın haremlik selamlığını tartışmıyorum fakat bu kadar basit olmamalı değil mi? Diye soruyorum kendime…

Sen sevgili genç adam! Neden sevdin o kızı? Arzularını tatmin etmek için mi daha yeni tanıştığın bir kızın elini tutma, yanına yanaşma isteği duyuyorsun! Peki o kız sana, hani tanışalı 2 ay bile olmamış olan kız, hayır cevabı verseydi hala sevmeye devam eder miydin? Ya da elini tutmak istemeseydi, uzaktan sevmek isteseydi seni, sen hala sevmeyi sürdürür müydün?

Peki sen güzel kız! Ne çabuk bağlandın karşındakine, çok mu seviyor seni! Yoksa sen de kendi egolarını tatmin etmek için mi elini tutuyorsun onun? Ya da yanında bir biblo gibi bulunsun diye mi yaptın tüm tavizlerini…

Çok üstüne geldim, belki de umrunda olmayacak ama, üzülüyorum sana, bana, bize…

Hiçr bir zaman anlayamayacağız belki Leyla gibi olabilmeyi…

Sen Genç Adam! Hiç olamayacaksın bir Mecnun!

 

Sevmeyi, beklemeyi, karşıdan bir beklentiye girmeden, hiç bir ışık görmeden sevebilmeyi, “her şeye rağmen” diyebilmeyi, belki de hiç anlayamayacaksın! Sen çağa ayak uydurmuş Mecnunsun bi nevi,

Tüm engellere rağmen sevmek, ayrı bir mevzu değil mi? Fakat çağın bize empoze etmeye devam ettiği algı, “zengin kız fakir oğlan” anlayışımdan ileri gitmiyor. Sanki karşıdaki aşılması gereken tek sorun maddi sorunlarmış, en önemli şey oymuş gibi gözümüzün önünde canlandırıyorlar. Asıl aşılması gereken sorun ise manevi olarak bize engel olan bütün putlaşmış tabularımızdır. İnadımızdır belki, korkumuzdur, dilsizliğimizdir…

İmkansızlıkları imkanlı kılmak da elimizdedir bir noktada.

Peki aşılmaz sorunlar var ise gerçekten?

Bunun cevabı benim nezdimde oturmuş durumda, ilk önce şu soruyu cevaplamak gerekecek ‘sen karşındakine mi aşıksın? Yoksa seninle onun arandaki sevgiye mi?

Neden unutmadı Abdurrahim Karakoç? Neden hala masasında duruyor sevdiğinin,  ismi/resmi Nuri Pakdil’in?

Nasıl oldu da “Hasretinden prangalar eskittim” dedirtti bir dert! Ahmet Arif’e?

İşte tam bu çizgide gerçek mecnunlar saf değiştiriyor ve bir adım öne atılıyor.

Cevaben şunu diyorlar; Sevmek mukabilinde karşılık görmek değildir diye haykırıyorlar!

“Onu sevmeyi sevmek” diye bir tabir var bilir misiniz? Diye soruyorlar bize, cevaplayamıyoruz.

Arayın diyorlar, bulmasanız da olur, dokunmasanız da olur…

Anlayamıyoruz!

‘Yar değince kalem elden düşüyor’ dedirten sevda ile haykırıyor bir Mecnun daha, neydi Mihriban’a bağlayan o bağ? Çok mu yan yana yürümüşlerdi, çok mu anısı vardı her köşede, yoksa aşktan mıydı her şey?

Evet biz aşksızız Efendim! Bize zor geliyor, çoğuna zor geliyor, karşılık görmediği birini sevmek, onu beklemek ömür boyu, Karakoç’un Mihriban sevdasına bakıp hayranlık duyuyoruz belki ama. Kendimize gelince 2. Günde elini tutmak istiyoruz, bir hatası olduğunda unutmak için kendimizi paralıyoruz. Karşımızdakini  “O” olduğu için değil, bize olan sevgisine göre değerlendiriyoruz. Zaten biz ona değil, bize nasıl davrandığına aşığız…

Zaten çağın gereği de bu değil mi? Her şey belli bir çıkar uğruna, sevgi de…

Yanmaktır Efendim biricik çaresi aşkın” demiş yine bir Âşık…

Yanmak lazım adam akıllı, sevmek lazım…

Her şeye rağmen, her şeye rağmen…

Belki gözyaşı dökmektir, Bu Adam gibi…

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: