Edward W. Said ve Post-Kolonyalizm

Şark, Avrupa’nın sadece komşusu değildir. Avrupa’nın en büyük, en zengin, en eski sömürgelerinin mekanı, uygarlıkları ile dillerinin kaynağı, kültürel rakibi, en derin, en sık yinelenen Öteki imgelerinden biridir. Ayrıca Şark, onun karşıt imgesi, düşüncesi, kimliği ve deneyimi olarak Avrupa’nın (ya da Batı’nın) tanımlamasına yardımcı olmuştur… Şarkiyatçılık, Şark’la -Şark hakkında saptamalar yaparak, ona ilişkin görüşleri meşrulaştırarak, onu betimleyerek, öğreterek, oraya yerleşerek, onu yöneterek- uğraşan ortak kurum olarak, kısacası Şark’a egemen olmakta, Şark’ı yeniden yeniden yapılandırmakta, Şark üzerinde yetke kurmakta kullanılan bir Batı biçemi olarak incelenebilir.

(Said, 2001: 11 ve 13)

Milliyetçi hareketlerle birlikte bağımsızlığını kazanan eski sömürge devletleri, 1955’te Üçüncü Dünya ülkeleri adı altında bir araya gelmiş, Soğuk Savaş kapsamında karşı karşıya gelen Kapitalist ve Kominist bloklar dışında alternatif bir blok oluşturmuşlardır. Fakat sömürgeciliğin sona ermiş olması ve bu ülkelerin bağımsızlıkları kazanması, Batı ve eski sömürge ülkeleri arasında asimetrik güç ilişkisini bitirmemiş ve bu durum, birçok araştırmacı tarafından “yeni sömürgecilik” olarak adlandırılmıştır. Bu olumsuz gelişmeye rağmen, sömürgeden bağımsızlığa yönelik geçiş ve ardından gelen yeni sömürgeci aşama, düşünsel anlamda önemli bir yenilik getirmiş ve böylelikle Batı’nın sömürgeci söylem ve pratiklerine ilişkin eleştirel metinler hızla birikmeye başlamıştır. Bu metinlerin toplamı bugün “post-kolonyal” teori olarak adlandırılmaktadır. Batı’nın sömürgeci söylemini hedef tahtasına koyan bu metinlerin öncülleri ise Franz Fanon’un “Siyah Deri”, “Beyaz Maskeler” ve “Yeryüzünün Lanetlileri” başlıklı iki eseri ve Edward W. Said’in Şarkiyatçılık (1978) başlıklı çalışması olmuştur.

Tıpkı Fanon’un hayatı gibi Said’in hayatı da sömürgeciliğin ayrımcı hatta ırkçı tarafı ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. 1935 yılında Filistin’de doğan Said, Mısır’da sömürge okullarında okuduğu sırada sömürgeciliğin ayrımcı karekterini tecrübe etmiş ve 1948’de ülkesi Filistin’in işgal edilmesinin ardından kendi deyimiyle “yersiz yurtsuz” kalmıştır. Metnin herhangi bir toplumdaki iktidar ilişkilerine gömülü siyasal bir eylem olduğunu savunan Said, akademik kariyerine ilk olarak Arapların Batı toplumunda neden başka şekilde değil de belirli bir şekilde temsil edildiği sorusu ile başlamıştır. Bu soru daha sonra kaleme alacağı Şarkiyatçılık (1978) başlıklı çalışmasının da temel sorusu olacaktır. Said’e göre Şark’ın (Doğu’nun) Batı tarafından belirli bir şekilde temsil edilmesi, Batı’nın Şark’ı tahakküm altına alma ve onu yönetme arzusundan ayrı bir şey değildir. İkili karşıtlıklar üzerinden işleyen Şarkiyatçılık, bütün olumsuz özellikleri Şark’a atfetmek yoluyla bir taraftan Şark’ın tahakküm altına alınmasını meşrulaştırır, diğer taraftan da Batı’nın Şark gibi olmadığını vurgulayarak Batılı kimliği kurar.

Dolayısıyla Said’e göre, Şark’a yönelik akademik bir ilgi olarak tanımlanabilecek Şarkiyatçılığın iki temel ilkesi vardır: Şark’ın tahakküm altına alınmasını normalleştirmek ve Batı’yı Şark’tan ayrı bir kimlik olarak kurmak. Diğer bir ifadeye Şarkiyatçılık, “tanıdık (Avrupa, Batı, ‘biz’) ile yabancı (Şark, Doğu, ‘onlar’) arasındaki farkları keskinleştiren”, aynı zamanda sömürge yönetimini “daha baştan temellendiren” sömürgeciliği normalleştiren bir işleve sahiptir. Buradan hareketle Said, Batı’da Şark’a dair tasvir ve temsillerin keyfi olduğunu, yani Şark’ın kendisini değil Batı için kullanışlı olan halini aktardığını ve tam da bu nedenle Batı’nın Doğu üzerindeki tahakkümünün anlaşılmasında incelenmesi gereken temel kaynakların bu tasvir ve temsiller olduklarını önemle vurgular. Sonuç olarak, Şark’a ilişkin bilginin üretimi masum bir Batılı ilgisi değil, tam aksine işgal ve tahakküm gibi siyasal bir projenin ayrılmaz parçasıdır.