Post-Kolonyal Teorinin Doğuşu

Ekonomik sömürü yoluyla refah ve zenginliğin Batı’ya taşındığı ve aynı zamanda sömürülen coğrafyanın Batı tarafından yönetildiği sömürgecilik çağı, eski sömürge ülkelerinin önemli bir kısmının İkinci Dünya Savaşı’nın arkasından bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte sona ermiştir. Milliyetçi hareketlerle birlikte bağımsızlığını kazanan bu eski sömürge devletleri, 1955’te Üçüncü Dünya ülkeleri adı altında bir araya gelmiş, Soğuk Savaş kapsamında karşı karşıya gelen Kapitalist ve Kominist bloklar dışında alternatif bir blok oluşturmuşlardır. Fakat sömürgeciliğin sona ermiş olması ve bu ülkelerin bağımsızlıkları kazanması, Batı ve eski sömürge ülkeleri arasında asimetrik güç ilişkisini bitirmemiş ve bu durum, birçok araştırmacı tarafından “yeni sömürgecilik” olarak adlandırılmıştır. Bu olumsuz gelişmeye rağmen, sömürgeden bağımsızlığa yönelik geçiş ve ardından gelen yeni sömürgeci aşama, düşünsel anlamda önemli bir yenilik getirmiş ve böylelikle Batı’nın sömürgeci söylem ve pratiklerine ilişkin eleştirel metinler hızla birikmeye başlamıştır. Bu metinlerin toplamı bugün “post-kolonyal” teori olarak adlandırılmaktadır. Batı’nın sömürgeci söylemini hedef tahtasına koyan bu metinlerin öncülleri ise Franz Fanon’un “Siyah Deri”, “Beyaz Maskeler” ve “Yeryüzünün Lanetlileri” başlıklı iki eseri ve Edward W. Said’in Şarkiyatçılık (1978) başlıklı çalışması olmuştur.

Karayip Denizi’ndeki Fransa’ya ait Martinik adasında doğan Fanon, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’nın Cezayir’deki ordusunda görev almış ve daha sonra burada bir psikiyatri hastanesinde çalışırken Fransız sömürgesine karşı savaşan halka sempati duymaya başlamıştır. Daha sonra, 1961’de hayatını kaybedene kadar Fransız sömürgesine karşı savaşan Cezayir Milli Kurtuluş Cephesi’nde aktif olarak bulunmuş ve bu sırada post-kolonyal düşüncenin temel metinleri olacak olan eserlerini kaleme almıştır. Fanon’a göre sömürgecilik, sömürge dünyasında yerleşik olan “ötekinin sistematik yadsınması ve ötekine herhangi bir insani özelliğin atfedilmemesi yönündeki coşkun bir kararlılık” olarak işleyen bir şeydir. Bu nedenle sömürgecilik, sömürülen insanların sosyal anlamlarını, hassasiyet ve kimliklerini şiddet eşliğinde bozan ve altüst eden bir süreç olarak tanımlanabilir. Fakat sömürgecilik bunu yaparken aynı zamanda insanla ilgili olan her şeyi Batı’ya ait kılar ve böylelikle sömürülenin insana dönüşmesinin tek yolunun da Batılı gibi olmak ve onu taklit etmekten geçtiğini dayatır. Sömürüleni buna ikna eden şey ise, bu çarpıtılmış gerçekliğin “sömürgeci burjuvazi” tarafından üniversiteler yoluyla sömürülen dünyanın “yerli entelektüellerine” aşılanması ve bu sömürgeleşmiş entelektüeller sayesinde de toplumun düşüncesinin ele geçirilmesidir.

Franz Fanon

Fanon, çalışmalarında sömürgecilik döneminde sömürge kimliğinin inşa edildiği ve bu inşa edilmiş kimlikten özgürleşmenin nasıl gerçekleşeceği sorularına verdiği cevaplar nedeniyle post-kolonyal çalışmalarda hayli önemli bir yere sahiptir. Sömürge kimliğinin şiddetle eş zamanlı giden bir inkar üzerinden kurulduğunu dile getiren Fanon, bu kimlikten özgürleşmenin yolunu, sömürgecinin size dair anlattığı yalanlardan kurtulma imkanı sağlayacak kendinize ait ulusal bir kültür/bilinç yaratmakta görür. Tam da bu çözümü nedeniyle Fanon, post-kolonyal teorinin önemli isimlerinden birisi olmasının yanı sıra, Üçüncü Dünya’daki sömürge karşıtı milliyetçiliğin en önemli teorisyenlerinden biri olarak da sunulmuştur. Çözüm konusunda kendisiyle hemfikir olmasa da, sömürgeci Batı ile sömürülen Doğu arasında nasıl bir ilişki olduğu konusunda Edward W. Said, Fanon ile önemli ölçüde aynı düşüncededir. Fanon ile kıyaslandığında sömürge ilişkisini şiddetten daha çok Batı’nın Doğu’yu bilme serüvenine bağlayan Said, bu yönüyle bilgi ve iktidar arasındaki ilişkiye Fanon’dan fazla eğilir. Ona göre, Doğu ve Batı arasında aşılmaz bir “fark” üretmek amacıyla Doğu’yu bir inceleme nesnesi olarak ele alan ve bir çeşit akademik üretim şeklinde tanımlanabilecek Şarkiyatçılık ile sömürgecilik arasında çok güçlü bir ilişki vardır.

Edward W. Said

Tıpkı Fanon’un hayatı gibi Said’in hayatı da sömürgeciliğin ayrımcı hatta ırkçı tarafı ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. 1935 yılında Filistin’de doğan Said, Mısır’da sömürge okullarında okuduğu sırada sömürgeciliğin ayrımcı karekterini tecrübe etmiş ve 1948’de ülkesi Filistin’in işgal edilmesinin ardından kendi deyimiyle “yersiz yurtsuz” kalmıştır. Metnin herhangi bir toplumdaki iktidar ilişkilerine gömülü siyasal bir eylem olduğunu savunan Said, akademik kariyerine ilk olarak Arapların Batı toplumunda neden başka şekilde değil de belirli bir şekilde temsil edildiği sorusu ile başlamıştır. Bu soru daha sonra kaleme alacağı Şarkiyatçılık (1978) başlıklı çalışmasının da temel sorusu olacaktır. Said’e göre Şark’ın (Doğu’nun) Batı tarafından belirli bir şekilde temsil edilmesi, Batı’nın Şark’ı tahakküm altına alma ve onu yönetme arzusundan ayrı bir şey değildir. İkili karşıtlıklar üzerinden işleyen Şarkiyatçılık, bütün olumsuz özellikleri Şark’a atfetmek yoluyla bir taraftan Şark’ın tahakküm altına alınmasını meşrulaştırır, diğer taraftan da Batı’nın Şark gibi olmadığını vurgulayarak Batılı kimliği kurar.

Dolayısıyla Said’e göre, Şark’a yönelik akademik bir ilgi olarak tanımlanabilecek Şarkiyatçılığın iki temel ilkesi vardır: Şark’ın tahakküm altına alınmasını normalleştirmek ve Batı’yı Şark’tan ayrı bir kimlik olarak kurmak. Diğer bir ifadeye Şarkiyatçılık, “tanıdık (Avrupa, Batı, ‘biz’) ile yabancı (Şark, Doğu, ‘onlar’) arasındaki farkları keskinleştiren”, aynı zamanda sömürge yönetimini “daha baştan temellendiren” sömürgeciliği normalleştiren bir işleve sahiptir. Buradan hareketle Said, Batı’da Şark’a dair tasvir ve temsillerin keyfi olduğunu, yani Şark’ın kendisini değil Batı için kullanışlı olan halini aktardığını ve tam da bu nedenle Batı’nın Doğu üzerindeki tahakkümünün anlaşılmasında incelenmesi gereken temel kaynakların bu tasvir ve temsiller olduklarını önemle vurgular. Sonuç olarak, Şark’a ilişkin bilginin üretimi masum bir Batılı ilgisi değil, tam aksine işgal ve tahakküm gibi siyasal bir projenin ayrılmaz parçasıdır. Gerek Fanon ve gerekse Said’in dikkat çektiği temel husus, Doğu’ya ilişkin temsil ve tasvirlerin keyfi ve çarptırmalarla dolu olduğu ve bu keyfiliğin de Batı’nın sömürüsünü mümkün kılmak için üretildiğidir. Bu nedenle Fanon ve Said okuyucularını Batı’da üretilen Doğu’ya dair metinlere ilişkin güçlü bir kuşkuculuğa ve bu metinler ile Batı’nın Doğu üzerindeki tahakkümü arasındaki ilişkiye dair düşünmeye davet eder.

Ali Balcı, Sakarya Üniversitesi