Mehmet Akif Ersoy’un II. Abdülhamit Pişmanlığı

Abdülhamit’in tahttan indirilmesi sonrasında Osmanlı Devleti’nde yaşanan buhran, Sultan’ın tahtta kalmasının daha iyi sonuçlar doğrurabileceği yönündeki iddiaların artmasına neden olmuştur. Öyle ki İstibdat Dönemi’nde II. Abdülhamit’e muhalif olan pek çok Osmanlı aydın ve münevverleri, Sultan’ın tahttan indirilmesinden dolayı büyük pişmanlık duymuşlardır. Bu isimler arasında en çok tartışılan ve henüz somut bir delile ulaşılamayan İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy da yer almaktadır. Peki Mehmet Akif Ersoy, II. Abdülhamit’e muhalif olduğu için pişman olmuş mudur?

Mehmet Akif Ersoy’un II. Abdülhamit’e karşı olduğu bilinen bir gerçek. “Her devrin muhalifi” olan Mehmet Akif Ersoy için Abdülhamit’e karşı çıkanlardan olduğu için pişmandır demek ne kadar doğru olur? Bunu biraz yakından inceleyelim.

Öncelikle II. Abdülhamit döneminde devletin temel politikası despotluktu. Bu dikta rejimi, “İstibdat” olarak isimlendirilmiş ve bu dönemde pek çok Osmanlı aydın ve münevveri yurt dışına sürgün edilmişti. Devletin bu sürgünleri “Şeref Sürgünleri” adıyla yapılmış ve devlet için varlığı tehdit görülen isimler taa Fizan’a sürgüne gönderilmişti.

Bu isimler arasında (sürgün edilmemiştir) Mehmet Akif Ersoy da vardı. Fakat Mehmet Akif Ersoy, diğer muhaliflerden farklı olarak yukarıda da belirttiğimiz gibi “her devrin muhalifi” olan bir kişilikti. Abdülhamit’le de arası iyi sayılmazdı.

Saraydaki baykuş” lakabını verdiği Sultan II. Abdülhamit’in politikalarına da hep karşı çıkan Mehmet Akif Ersoy, Sultan’ın ölümünden sonra kaleme aldığı bazı şiirlerinde bunu dile getirmiştir.

Öncelikle Mehmet Akif’in yazmış olduğu şiirlerden yola çıkalım. Akif, kalemi güçlü şairlerden biriydi ve tıpkı Nurullah Ataç’ın dediği gibi ‘‘şiirden anlamak, Mehmet Akif’in şair olmadığını anlamakla başlar.” Ataç, Akif’i ”toplumcu manzumeci” olarak değerlendirmiştir. Nitekim Mehmet Akif Ersoy, kendi döneminde Sultan II. Abdülhamit’e de muhalif bir kişilikti.

”Ortalık şöyle fena, böyle müzebzep işler,
Ah o Yıldız’daki baykuş ölmezse eğer.’’

Bu dizeler, Mehmet Akif Ersoy’a aittir. Sultan II. Abdülhamit için ”saraydaki baykuş” benzetmesini yapmıştır. İstibdat Dönemini eleştiren pek çok şiiri de bulunan Akif, bu dönemin politikalarını da çeşitli meclislerde eleştirmiştir.

Ancak daha sonra Sultan II. Abdülhamit’in 31 Mart Vakası ile tahttan indirilmesinin ardından işler pek de muhaliflerin beklediği gibi olmadı. Hatta muhalifler, daha demokratik bir toplum ve devlet yönetimi isterken İstibdat Dönemi’ni aratmayan politikalara maruz kaldılar. Mehmet Akif Ersoy da hüsrana uğrayanlar arasında olmuş fakat düşüncelerini somut olarak herhangi bir şiirinde ”net” olarak dile getirmemiştir. Net olarak diyoruz çünkü Akif’in bazı şiirleri ve kendisine mal olan bazı hatıratları, pişmanlığını doğrular niteliktedir. Öncelikle Akif’in aşağıdaki dizelerine göz atalım:

Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi
Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”

Mehmet Akif Ersoy, bu şiiri 1922 yılında yazmış; İkinci Abdülhamit ise 1918 yılında vefat etmişti. Ersoy’un bu şiirinde başka bir anlam çıkarmak elbette mümkün ancak bu şiiri Abdülhamit’in ölümünden sonra yazmış olması ise kafa bulandırıcı.

Fakat daha sonraları ortaya çıkan (her ne kadar kesin olmasa da ) Akif’e atıf olunan bazı hatıratlar bu kafa karışıklığını ortadan kaldırıyor.

Ben Ağlamayım da Kim Ağlasın? 

Hikaye, Abdülhamit Han zamanında orduda önemli bir görevi olan subayın ağzından dile getiriliyor: Mehmet Akif, her sabah, sabah namazı için Sultan Ahmet Camii’ne gitmeyi adet edinmişti. Bir süre sonra, mihrabın köşesinde sürekli göz yaşı döken ve inleyen saçı sakalı bembeyaz olmuş bir ihtiyar dikkatini çeker. Her sabah erkenden gelir ama ihtiyar ondan hep önce oraya gelmiştir. Yine mihrabın bir köşesinde inleyip göz yaşı dökmektedir. Bir zaman sonra Akif cesaret edip ihtiyarın yanına giden Akif, neden bu halde olduğunu sorar: “Muhterem, Allah’ın rahmetinden bu kadar ümitsizlik olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun?

İhtiyar: “Beni konuşturma, kalbim duracak” diyerek konuşmak istemez. Fakat Akif’in ısrarlarına dayanamayan ihtiyar anlatmaya başlar:

“Ben, Abdülhamid devrinde binbaşı idim. Annem ve babam ölünce sadarete (Sadrazamlığa) bir dilekçe gönderdim. Dedim ki: “Mallarımız, gayrimenkullerimiz var. Bunların bir nezarete (bakıcıya) ihtiyacı vardır. Kabul buyurulursa istifa etmek istiyorum.

Sadaret benim dilekçemi padişaha göndermiş. Bana doğrudan doğruya Hünkârdan bir yazı geldi: “İstifa kabul edilmedi” deniyordu.Ben bir daha gönderdim. Yine aynı cevap geldi. Bizzat huzura çıkıp yüz yüze görüşmek istedim. Ben o cehalet ile padişahın huzuruna çıktım:

Sultanım, istifamın kabul edilmesini istirham edeceğim. Durumumuz budur.” dedim.

Sultan’ın yüzünden belli idi; derin derin düşündü ve istifa etmemi istemedi. Ben ısrar edince dayanamadı. Öfkeli bir edayla, elinin tersiyle göstererek:

Haydi, istifa ettirdik seni.” dedi.

Ben dönüp işimin başına geldim. Gece rüyamda orduların teftiş edildiğini gördüm. Rasulullah Efendimiz (sav) Yıldız Sarayı’nın önünde duruyordu. Tüm Türk ordusunu teftiş ediyordu. Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri de oradaydı ve Sultan Abdülhamid, vakur bir vaziyetle Fahri Kainat Efendimiz’in arkasında duruyordu. Derken, benim birliğim geldi. Başında kumandan olmadığı için darmadağınıktı. Efendimiz:

Nerede bunun kumandanı?” diye sordular. Abdülhamid de: “Ya Rasulullah çok ısrar etti. İstifa ettirdik.” dedi.

Efendimiz: “Senin istifa ettirdiğini bizde istifa ettirdik!”. Buyurdular. İşte ben o gün bugündür bunun hicranı ve pişmanlığı ile gözyaşı döküyor, kederleniyorum. Ben ağlamayayım da söyle kim ağlasın?

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir