Meritokrasi Nedir? Meritokratik Bir Dünya Düzeni Mümkün Müdür?

Meritokrasi, sınıf, dil, din ve mezhep ayrımı yapmaksızın devlette veya özel kuruluşlarda ya da toplumsal mekanizmalarda görev alan, sorumluluk üstlenen kişileri, rastgele veya kayırma usulüne göre değil hak etmeye dayalı bir sistemle seçmek ve görev vermektir. Meritokrasi, her türlü oligarşi ve meşrutiyeti, tek kişi rejimini ve bu sistemlerin doğal sonucu olan tüm adaletsizlikleri ve usulsüzlükleri reddeder. Meritokrasi aynı zamanda, ideal devlet yönetiminin ve ideal toplum yaşantısının hak edenin veya işin ehli olanın görevde olmasıyla mümkün olacağını savunan bir görüştür.

İnsanlığın var oluşundan beri, meritokrasi bilinen ve aslında olması gereken bir sistemdi. Fakat dönemin koşulları veya iktidarın politikaları gibi sebeplerle meritokrasi, aslında hep yapılması istenen ama yapılmasının sonucunda bir takım çıkar gruplarının rahatsızlık duyacağı sistem olmuştur. İşin ehli olanın görevde olması, toplumların veya devletlerin işleyişinde, politikasında veya ilişkilerinde, olmamasına göre oldukça yararlı ve işlevsel bir düzendir.

Osmanlı Devleti’nde 17. Yüzyıl itibariyle liyakat sisteminde yozlaşmalar yaşanmış ve devletin kademelerine işin ehli olmayan veya görevle ilişkisi bulunmayan kişiler atanmış ve buna birtakım üst şahsiyetler tarafından müsaade edilmişti. Beşik ulemalığı adı altında yeni bir kavram ortaya çıkmış ve bu kavrama göre ‘alimin oğlu alimdir’ zihniyeti yaygınlık kazanmıştı. Bu görüşün kazanılmasında Osmanlı Devleti’nde halk ve aynı zamanda saray ile yakınlık kurmuş ve bu ikisi üzerinde belirli bir otorite kazanmış din alimlerinin de katkısı vardı.

Örneğin Memlüklüler, kut anlayışının olmadığı tarihteki ender hatta tek Türk devletiydi. Kut anlayışı (inancı) olmadığından dolayı tahta geçen sultanlar, savaş alanında kendini en iyi ispatlayan komutanlardan oluşmaktaydı. Meritokrasi çerçevesinde değerlendirdiğimizde Memlüklerde hak eden tahta geçiyor ve sultan oluyordu. 250 yıllık tarihinde Memlüklerde, 200′ yakın sultan tahta geçmişti.

Fakat kut anlayışı gereği Osmanlı’da hak eden değil, birtakım özel nedenlerden (hanedan üyesi olması) dolayı doğuştan belirli bir hak ettiğinden dolayı sınırlı sayıda alternatiflerden biri tahta geçiyor ve hüküm sürüyordu. Osmanlı’nın son dönemlerine baktığımızda başarısız padişahlar, etkisiz sadrazamlar ve beceriksiz devlet adamları hayli fazladır.

Meritokrasi güçle bağdaşır mı?

Meritokrat düzene göre güç, kişinin kendi birikimi ve öğrendikleri sonucu elinde bulundurduğu olgudur. Para ve birtakım şahsiyetler tarafından kollanılan güç ise meritokrasi çerçevesinde bir güç olmaktan çıkar. En iyi güç, kişinin başkalarını sindirmek ve korkutmak amacı gütmeden elinde bulundurduğu ve bu gücü elde etmek için belirli bir zaman harcadığı bilgi, zeka ve tecrübe gücüdür.

Meritokrat bir dünya düzeni mümkün mü?

Üzülerek ifade etmeliyim ki meritokrat bir toplumsal düzen ve dünya işleyişi ütopyadan ileri gitmeyen bir düşüncedir. Dünya üzerinde cumhuriyetle, demokrasiyle, oligarşi ya da teokrasi ile yönetilen sayısız devlet olmuş ve bu devletlerin mekanizmalarında meritokrasi bazen büyük bazen de önemsiz bir parça olmuştur. Fakat dünya üzerinde meritokrasi ile yönetilegelmiş, meritokrat bir düzenin oturduğu, toplumun da meritokrat kültürüne aşina olduğu bir devlet yoktur. Günümüz dünya devletlerine baktığımızda da genel durum böyledir. Torpilin, adam kayırmacanın, taraf tutmanın en çirkin örneklerine hem ülkemizde hem de dünyada sıklıkla rastlamaktayız. İnsanın doğası gereği meritokrasi ideal bir düzendir. Çünkü hak ettiğini alacaksın ve ne kadar çalışırsan onun kadar karşılığını bulacaksın. Fakat durumlar ters dönerse? Parayı veya gücü elinde bulunduran taraf, aynı zamanda hak etmeyen ama gücü elinde bulunduran tarafsa işte o zaman elinizden bir şey gelmiyor. Dünya adaletsiz bir yer olup çıkıveriyor nazarınızda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir