Metropol Bunalımları

Issız bir tatil beldesinde yazınızı geçirmişseniz ya da köyünüzde sakin bir ay ya da hafta geçirmişseniz eğer tekrar yaşadığınız metropollere geldiğinizde sizi olağanüstü bir hava karşılar. Yıllardır yaşamış olduğunuz şehirden nefret edersiniz. Sessizliğe, sakinliğe, gürültüsüzlüğe ya da trafiğin olmayışına o kadar alışmışsınızdır ki yaşadığınız her yerin öyle olmasını istersiniz.

Bavullarınızı otobüslerden, şahsi arabalarınızdan ya da uçaklarınızdan aldığınızda elinize, tekrar binmek istersiniz gelmiş olduğunuz vasıta ile geldiğiniz yere. Ama büyük ihtimalle işinizden kovulur, okulu uzatır ya da işlerinizi aksatırsınız.

Çocukluğumu bir Anadolu köyünde geçirdim. Babamın işleri yüzünden Ankara’ya göç etmek zorunda kalmıştık. Her yaz en az üç hafta olmak üzere, tatil kapsamında okullar biter bitmez köye giderdik. Çoğunlukla otobüsle olurdu yolculuğumuz. Şehirden her kilometre uzaklaştığımızda biraz daha mutlu olurdum. Çünkü köyün özlemi, metropolün bunalımından kat ve kat ağır bir duyguydu. Trafikten, kalabalıktan, isten, dumandan dahası ‘gri’ olan memleketten gittikçe uzaklaşıyordum ve bu beni olağanüstü mutlu ediyordu. Yollar bile değişiyordu her kilometre başında. Yeşillikler biraz daha artıyor, yer yer çıplak bozkırın çorak toprakları göze çarpıyordu. Yol kenarlarında kavun satan köylü esnafları gördüğümde ise içim kıpır kıpır olurdu. Genellikle gündüz, sabahları yola çıkardık ve ben bu yolculuklarda eminim ki hiç uyumamıştım. Ve nihayet köyümüze geldiğimde, kafesinin kapıları açılmış tutsak bir kuş gibi hisseder, ne yana kanat çırpacağımı bilemezdim. Tatil, en kötü şartlar ve imkansızlıklar dahilinde gerçekleşmiş olsa da bir dahaki tatile kadar anımsanacak çok güzel hatıralar bırakırdı arkasında.

Ve biz yine otobüsle yolculuk yapardık ama bu sefer metropole, gri olan memlekete dönerdik. Beton apartmanları, sağır duvarları olan devasa yapıdaki gökdelenlerle gecekondun mahallelerinin eşi benzeri görülmemiş uyumsuzluk örneklerini bünyesinde sıkça barındıran kente. Terminalde indiğimizde nedense bizi bunaltıcı bir sıcak basardı. Nem değildi ama kupkuru bir güneş, bulutsuz bir gökyüzü tepemizde belirirdi. Ve biz genellikle dolmuşa binerdik otogardan. O dolmuşlar ki şehrin tüm iticiliğini barındırırdı. Bazen nemrut suratlı insanlar bazen de şen şakrak insanlar olurdu aralarında ve ben en çok ikincilerine şaşırırdım. Nasıl olur da böylesine bunaltıcı bir kentte mutlu olunurdu? Bir türlü anlam veremezdim. Belki de çocukluk ya da delikanlılık zamanıydı aklımın.

İlk gözüme çarpan çamaşır serili balkonlar olurdu ve o evlerin birbirinin kopyası camları. Üst üste pek de kötü sayılamayacak bir ahenkle ritim tutmuş bu camlar bende müthiş bir kasvet oluştururdu. Daha sonra araba kornaları ki insanın beynini tepedeki güneşten daha çok kaynatırdı. Hiç susmayan korna sesleri, egzoz dumanları, bir yerlere yetişmeye çalışan insanların keşmekeşi yüzümde anlamsız bir acıma hissiyatının meydana gelmesine sebep olurdu. Acaba derdim kimi zaman, bu insanlar hiç mi köy görmedi? Ya da hiç mi tatil beldesine gitmedi? O zaman neden bu kadar rahatsız edici bir ortamda katlanılabilirlik ve tahammül seviyeleri yüksek olabiliyor? Çok daha sonra öğreneceğim bir düstur keşfedecektim birdenbire: Alışmak, metropole bile…

Şimdilik bu kadar. Hoşçakalın.