Ölüm Özlenebilir mi?

Ölmek istediğimiz zaman ölmeyiz, ancak en istemediğimiz anlarda, hiç aklımıza gelmeyen anlarda ölürüz. Öldüm deyip durduğumuz anlarda ölmeyiz. Durdum, dindim, bittim dediğimiz anlarda da ne dururuz, ne dineriz ne de biteriz fakat boyuna yaşamaya devam ederiz. Bazı durumlar olur ki o zamanlar gerçekten de ölmek isteriz. Ölmek derken hem gerçek anlamda ölmek, hem de mecazen ölmek. Bazen yer yarılsa da içine girsem dediğimiz anlarda mecazen; yaşamaktan zevk alamadığımız anlarda da gerçekten ölmeyi istemez miydik?

Hayat uzun dizeler sunuyor önümüze, nokta konmamış, satır başı gelmemiş dizilerde kendi benliğimizi bulmaya çalıştığımız, ne şekilde organize olmalıyız sorusuna cevap aradığımız, çoğu zaman içinde bulunduğumuz anların etkisiyle hayata bir türlü anlam veremediğimiz anlarda ölmek ne kadar da özleniyor. Yaşamdan nefret etmek ne kadar normalse, ölümü özlemek de o kadar  normaldi işte. Bu kadar.

Hayatı ‘bir şeylerden ibarettir‘ diye sınırlandırdığımızda, bazen mutlu oluruz. Neden? En azından hayatı ne şekilde kavrayabileceğimizi, hayata nasıl bakarak anlam vereceğimize birileri çoktan karar vermiş olur. Karar verenler, şairler ve yazarlar işte. Edebiyat, sarmalar bizi bazen, tüm yaralarımıza iyi gelen bir ilk yardım seti gibi. Hayati.

Ama bazen hayattan eskisi kadar nefret etmemeye başlarız. Gözümüzden o zamana kadarki tüm adaletsizlikler, tüm itiraf edilememişlikler kaybolur bir anda ve biz işte o zaman ölürüz. En mutlu anlarımızda, en vazgeçemeyeceğimiz zamanlarda. Öyle birden bire. Aniden.

Ve her şeyin yeniden başladığına şahit olursunuz. İçinizden haykırmak gelir ama çığlığınız suratınıza çarpar ve ayak uçlarınıza düşer. İşte orası hüznün yuvasıdır. Ve orada hüzünler tüm acılara evrilir, fakat bir türlü ölmek bilmezler.