Yılların Yazarı Pakdil

Kapıdan içeri giriyoruz, bir ses geliyor; “Hamza sen misin?” Evet evet O’nun sesiydi bu. Sesini, kendi seslendirdiği ‘Anneler ve Kudüsler’ şiirinden çok iyi hatırlıyorum. Heyecanlanmamak, sabırsızlanmamak elde değil. Evin koridorundan sağa dönüp, duvarları kitaplarla döşeli salonundan geçip odasına giriyoruz. “Hoş geldiniz efendim” diyor. Elimdeki Kasımpatıları uzatıyorum. “Çok güzeller değil mi Hamza?” diyerek Necip hocaya uzatıyor çiçekleri. Yüzünde tebessüm oluşuyor, heyecanım tebessümüyle birlikte hafifliyor. Ben tam karşısına otuyorum ve oturur oturmaz duvarda çerçeveli bir şekilde asılı olan “Elif” harfinin hat sanatı olarak tablolaştırılmış halini görüyorum. Dalıyorum, aklıma hemen; “Kamış kalemle yukarıdan aşağı çizilen elif gibi dik kafalılık mı arıyorum ne? İnsanın damarlarında sağlam cümleler dolaşmalıdır.” sözü geliyor. “İstanbul’a hiç gittiniz mi?” sorusuyla toparlanıyorum ve cevap veriyorum.

Masanın üzerindeki, iki tarafında da ayet bulunan İstanbul Üniversitesi kapısının fotoğrafını göstererek, “Bu kapıyı gördünüz mü?” diye soruyor. Yeniden cevap veriyorum. “Peki ne yazıyor?” dediğinde, tereddütle kafamı sallıyorum. Arapçasını okuyarak bize açıklıyor. Sonrasında devam ediyor; “İçerisi çok geniş bir avlu, şurada Beyazıt Kulesi vardır. İşte Nuri Pakdil buradaki Hukuk Fakültesinde okudu, herkese nasip olmaz. Benim İstanbul Barosundan avukatlık stajım da var ama ben ne avukatım, ne de bilmem neyim ben yazarım, yazar.” diyor. Bu son cümleyi adeta aşkla söylüyor. Ve aklıma Edebiyat Kulesi kitabındaki “Kalem benim Kale’m” sözü geliyor. Gülümsüyorum içimden, “İşte bu!” diyorum…

    Necip Hoca (Necip Evlice), yıllardır Pakdil’in yanından hiç ayrılamayan bir isim. Beni de kırmayıp bu sohbete vesile oldu. O da Pakdil’e şaka ile; “Şimdi ben birşey merak ediyorum:, İstanbul Üniversitesi sizin orda okuduğunuz için mi önemli yoksa, İstanbul Üniversitesi olduğu için mi?” Hemen herkes tebessüm ediyor ve Pakdil şöyle cevaplıyor; “Estağfurullah efendim, o nasıl söz? Rasim ile (Rasim Özdenören) biz burada okuduk hamdolsun, İstanbul Üniversitesi kendi kendine bir şereftir!” diyor. Zamanında mezun olduğu okulu böyle sevgiyle ve saygıyla dile getiriyor. Ve sohbetine şöyle devam ediyor: “Ben Necip Beye Hamza derim, İdris Hamza, kitaplarımda da öyle geçer, Necip Evlice yok. İkimiz de Maraşlıyız.” “Neden İdris Hamza?” diye sorduğumda: “Kod adıdır, işte o kadar. Allah razı olsun, benim kitapları Hamza basar.” diyor ve gülüyor.

Bir an sessizlik çöküyor, eline not defterini alıp saate baktıktan sonra şu notu düşüyor:

“16: 25

Sayın İdris Hamza, Sayın Sümeyra Boyraz, Sayın Huri Ünver… bizim eve geldiler.”

Sonra, “Getirin kitaplarınızı da imzalayayım arkadaşlar.” diyor. İsimlerimiz yazılı kağıtları kitapların en başına koyup önüne bırakıyorum. İmzalarken kafasını kaldırıp; “Bayramda burada mısınız? İnşallah buyurun, beklerim. Kurban eti yiyelim.” diyor, kalemini yeniden eline alıyor ve imzalamaya devam ediyor.

İmzalar bitiyor ve o fevkalade sohbetimize devam ediyoruz. “Osmanlıcayı yüzünden okumayı bilir misiniz efendim?” diye bir soru yöneltiyor. İmam Hatip mezunu olduğumuzu dile getiriyorum. “O zaman size bir Arapça cümle söyleyeyim çevirin.” diyor. Aklıma lisedeyken Arapça dersimin gayet iyi olduğu geliyor ama çeviremeyeceğimi biliyorum. Cümleyi söyledikten sonra sadece “anne, Halep, okudu” kelimelerini anlıyorum. Bizim dememize kalmıyor Arapça cümleye şöyle açıklık getiriyor: ”Annem Halep’te okudu, Müsedemmiye Mahallesinde otururdu.”

Annesi Vecihe Hanımdan bahsetmeye başlıyor. Hemen kulak kesiliyoruz hikayesine. “Annem Vecihe Hanım öp öz Maraşlıdır, Halep’teki kolejde Arapça öğrenmiştir. O zamanlar babam Emin Efendi evlilik çağındadır ve babama Muhittin Amcanın güzel bir kızı var, bir bak diyorlar.” Bundan sonrası anladığım kadarıyla şöyle; Emin efendi Vecihe hanıma bakmaya gidiyor. Vecihe hanımın peçesi rüzgar nedeniyle açılıyor. Pakdil burayı şöyle anlatıyor: “Bazı arkadaşlar beni kızdırmak için ‘peçeyi mahsus açtı’   diyor. Yahu efendim, peçeli bir hanım peçesini hiç açar mı?” diyerek gülmeye başlıyor.

Hikayenin devamı da şöyle; Emin Efendinin Vecihe Hanıma gönlü düşüyor ve babasından istiyorlar. Vecihe Hanımın babası, 10 günlük müsaade istiyor. Sonra izdivaçları gerçekleşiyor. Pakdil’in bu konudaki son cümlesi şu oluyor; “Nuri Pakdil bir aşk çocuğudur!”

Sonra bir heyecanla; “Takım tutar mısınız efendim, Fenerbahçeli misiniz?” diye soruyor. Arkadaşım Galatasaraylı olduğunu söyleyince: “Allah günahınızı affetsin efendim.” deyip bana dönüyor. Ben Beşiktaşlı olduğumu söyleyince; “Eee tabi şampiyon olduğu için tutuyorsunuz, ben fanatik Fenerliyim, çocukluğumdan beri.” diyor ve gülüşüyoruz. Sohbetin sonuna doğru geliyoruz. Çalışma odasından salona geçerken abdest almaya gidiyor. Geldiğinde müsaademizi isteyip kalkıyoruz. Defalarca şiirlerini, kitaplarını okuduğum, bambaşka bir ‘ben’ oluşturan Üstad ile bu sohbeti yapmak benim için çok büyük bir keyifti.. Dilerim en kısa zamanda tekrarı nasip olur…

Pakdil çağına kulak kesilmeye çalışan;

“Nasıl parçalandı Ortadoğu kardeşim? Bu karanlık nerden düşer?”

”Ben Kudüs’ü kol saati gibi taşıyorum.

Ayarlanmadan Kudüs’e

Boşa vakit geçirirsin”

Sömürüye karşı duramaya çalışan;

“Yaşasın, karşıanamalcı, karşısömürgeci, Öğretisel, tarihsel, evrensel, özgürlükçü, ilerici, tekdeğerin ’emek’ olduğu bilincini  harlı bir ateş gibi tüm insanlara duyumsatmayı amaç edinen ışıklı çizgimiz, konumumuz!”

Her daim titiz ve ilkeli olan;

“Edebiyat, bir yanıyla bana kimliğimi verdi ama başka yanıyla da beni mütemadiyen korkuttu:

– Özümüzü titizlikle korumazsan, halin duman!

– işte Edebiyatın üzerimdeki hakkı!

Yazmayı çok seven;

“Yazmak bir yönüyle de sözcüklerin aşk yapması…”

… binlerce özelliğiyle karşımıza çıkıyor.

 

Yazımı bir Pakdil cümlesiyle bitirmek istiyorum;

“Gözlerinden öperim. Yarınlar bizimdir…”

 

Sevgiler…

Huri Ünver

Eskiye aşık altmışlara, yetmişlere, seksenlere.. Sadakatine, sevgisine.. kıyafetlerine yahut sahaftaki tozlanmış kitaplarına...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir