Geç Kalmaların Hikayesi

Ortada bir geç kalma var. Ama ortası yok. Ya geç kaldım hayata ya da hep geç kaldılar bana. Örneğin söylemediklerim vardı. En iyisini yapayım diye hep bekletmiştim içimde. Söyleyemediklerim, beklettiklerim ve korktuklarım. Hasılı geç kaldım işte. Bana geç kalanlar yoktu belki de. Ben kendimi teselli ediyordum. Kim bilir. İnsan bir otobüsü kaçırdığında dahi ne kadar büyük bir üzüntü içine giriyor. Oysa aramızda hayatı kaçıranlar, hayata geç kalanlar vardı, çokluktu ve bu çokluk azımsanmayacak kadar büyüktü. Hayatımda bir şeylerin hep gönlümce olmasını istedim, çok istedim. Mütevazı hayaller kurdum, ayakları yere basan. Ama hayallerinizin masumluğu onların gerçekleşme ihtimalini artırmıyordu. Siz ne kadar güzel hayaller kursanız da her şey olacağına varıyordu. Kendimi teselli ettim uzun bir süre. Hayaller hep gerçekleşsin diye kurulmaz ki dedim kendi kendime. Fakat insan bir süre sonra en azından bir şeylerin gerçekleşmesini istiyor. Örneğin aşksa aşk, mutluluksa mutluluk veya makamsa makam. Çıtır ekmeğin kokusu kıvamında bir ömür istemiştim. Taze, umut dolu bir yaşam. Hani şu vardır: İyi bir eş, iyi bir iş. Benim hayallerim yalnızca bundan ibaretti.

Hayatım onlarca meşguliyetler doluydu: İş, okul, birtakım uğraşlar. Örneğin onlarca bildirim geliyor; mailler, mesajlar, cevapsız aramalar ama beklediğim şeyler bir türlü gelmiyordu hayatımın bildirimine. Sanki bir yerlerde bir şeyi eksik yapmışım gibi, bir şeyi unutmuşum gibi en başa dönüyor ve her başa döndüğümde gittiğim yollar biraz daha dikenleşmiş, biraz daha rampalaşmış bir hal alıyordu. Nefes nefese kalmaktan yorgun düşüyor ama bir şeylerin varlığı ya da en azından olma ihtimali beni ayakta tutuyordu. Çok vakit kaybetmiştim, çokça vakit ve en çok da ümit. Hayatın bu olmadığından eminim. Etrafıma bakıyorum o sıra. Sonra ‘insanlar nasıl bu kadar güzel eğlenebiliyorlar diyordum. Tuhaf geliyordu. Teskin imdadıma yetişiyordu yine o sıra: Aldanma rol yapıyorlar.

Ben bedenen genç ama ruhen kilometresi 300.000’e dayanmış dizel araba gibiydim. Beş para etmezdim ben bana sorarsan, içimdeki umutlarım, güzel günlerin geleceğine dair inancım olmasa. Örneğin bir yerlerden su sızdırıyordum. Gemim durmadan su alıyordu içine. Forsalarım tam boğulmak üzereyken kapanıveriyordu çatlaklarım sonra. Forsalarım bu duruma o kadar alışmıştı ki halime aldırış etmiyorlardı bile. Emir almıyorlardı, kafalarına göre bazen çekiyor, bir süre bırakıyor, ihtiyaç halinde çekiyorlardı küreklerini. Forsalarımı boşa verip dümene geçiyorum ve dürbünü ele alıyorum. Göz kamaştıran uçsuz bucaksız deniz kabarmakta, kudurmakla meşguldü. Kara bir bulutsa içinde şimşekler çakarak yaklaşmaktaydı git gide. Kara? En yakın kara? Görsem de artık heyecan duymuyordum. Nasıl olsa bu da öncekiler gibi serap çıkacaktı. Belki gördüğüm birkaç serap doğru olabilirdi ama yalancı çoban misali inanmıyordum. Belki de kaçırmıştım böyle, birkaç kez kurtuluşumu. Böyleydi işte; ya geç kaldım ya geç kaldılar ya da, ya dası yok hep buruk bir tat kaldı içimde.