Hayata Anlam Veremediğimiz Anlar

Bazen hayata anlam veremediğiniz anlar olur. Akıp giden trafik, otobüs bekleyen insanlar, bayat simitlerini satmaya çalışan tezgahtarlar, kafelerde çay bahçelerinde oturan insanlar kuru bir kalabalığın ardında kalmış; sanki yanı başınızdan hızla geçen bir arabanın düzlükte yavaş yavaş yok olup gidip sadece uğultusu kalmış gibi bir an bırakır üzerinizde. Anlam, yokluğun içerisinde var olmaya çalışır; sesiniz, kuyunun dibinden çıkıp, karanlıkta kaybolan sonra tekrar size gelen boş bir tını olur daha çok.

Anlam vermeye çalıştığınız dünya, dünyanın boş olduğunun gerçeğine vardığınız anda kaybolup gider gözünüzün önünde. Ne yaparsanız yapın, ne derseniz deyin aslında bir şeylerin sizin sessiz çığlığınız altında değişemeyeceğini anlarsınız. Nasıl olsa içinden çıkamayacağınız bir dünyaya daha fazla mesai harcamanın gereksiz olduğuna acı bir hakikat olarak tanık olacaksınız.

Ne işle meşgul olursanız olun, meşgul olduğunuz her iş size ağır bir eziyet olur. Sırtınızda kaldıramadığınız bir yükün arkanıza baktığınızda dünya olduğunun farkına varacak ama arkanıza dönmeyi hiç istemeyecek kadar gönülsüz olarak taşımaya devam edeceksiniz. Küfe, siz her adım attığınızda biraz daha ağırlaşacak ve en sonda küfe ortasından ikiye ayrılarak yere düşecek. Tekrar kaldırmaya teşebbüs ettiğiniz anda elinizde bir parçası kalacak. Bantlamaya çalıştığınız anda şu dizeler aklınıza gelecek.

Yapıştırsam da parçalarını hayatımın,
Su sızdırıyordu çatlaklarımdan.

Su sızacak siz bakacak, ağlayacak ama tesellinizi de yine kendi cebinizden çıkardığınız mendillerle gözyaşlarınızı silerek yapacaksınız. Fazla üzüldüğünüzü hissettiğiniz anda ise zaten bu dünyaya ait olmadığınızı anlayacak ve hepten kurtulmuş olacaksınız. Ölüm değil, ebedi istirahat da değil. Savrulmuş bir yaprak gibi, dünya nereye savursa siz oraya. Oradan oraya.