Özü Kaybetmek

Özünü kaybeden insanlarla dolu her yer. Sokaklar, caddeler, plazalar, özellikle plazalar; metropoller, büyük takılmaya çalışan küçük şehirler, haliyle büyük olanlar bünyelerinde bu özü kaybetmiş insanları sıklıkla muhafaza eden yerlerdir.

Taklit ve sahteciliğin en dayanılmaz çirkinliğinin bir tezahürüdür özü kaybetmek. Örneğin bozkır insanısınızdır ve bozkır insanı olduğunuz teninizin renginden dahi anlaşılabilir ama gel gör ki ne bozkır kültürünün şefkat yürekliliği kalmıştır ne de bozkıra ait bir işaret ya da herhangi bir alamet. En acısı da budur. Görünüşte, zahirde var olmak ama içte, batında var olmamak, insanı en çok üzenmiş.

Örneğin Almanya’ya çalışmaya giden işçi Türklerin çocukları olmasa da en azından torunlarında bu genellemeye uygun tipte bir kuşağı yakalayabiliriz. Görünüşte ve hatta konuşmada Türk ama kültürel ve zihinsel anlamda Türklüklerinden eser yoktur. Düşünsel bağlamda kaybolan bu benlik yetiminin ilerleyen süreç içerisinde tekrardan kazanımı neredeyse imkansızdır. Bozulan bir jenerasyonun, özüne tekrardan dönme potansiyeli ve ihtimali çok çok düşük bir ihtimaldir.

Bir nesil şöyle büyür: Dede özlem çeker, oğlu babasının hikayeleriyle büyür; dede ölür, baba kalır; torun, babasının hikayeleriyle büyür ama o hikayeler bir rivayet geçmiş zaman olmuştur. İçinde ne bir tanıklık ne bir yaşama vardır. Torun, artık kaybolmuştur. Kendi kültürünüze herhangi bir katkı beklemek aptallık olur. Örneğin Türk asıllı futbolcular. Oraya kendisi gitmemiş, babası da gitmemiş, dedeleri oraya gitmiş yerleşmiştir. Şimdi o futbolcular kazara milli takımı seçtiklerinde Türkçe röportaj veremiyor. Bu vahim ve acınılacak bir durumdur. Kendi kültürünüze katkıda bulunma konusunu bir kenera bırakın ve tek teselliniz evrensel kültüre katkıda bulunup bulunmadığı olsun. O da yoksa, artık. Bilemiyorum.