Sahiden Yoğun Musunuz?

Hepimizin kendine göre yoğunluk nedenleri ve yoğunluk anlayışları var. Ama temelde herkesin anladığı yoğunluk, boş günlerinin nerdeyse hiç olmaması, telefonlara dönemeyecek kadar işlerin çok olması, akşamları bir yerlere gideceğinizde bir arkadaşınızın sizi işlerini söyleyerek reddetmesi gibi oldukça geniş bir yelpazede yoğunluğu değerlendirebiliriz.

Bir telefonu kapatıp, diğerine ‘alo’ demek, bir programdan çıkıp öbürüne koşa koşa yetişmek, takvimlerde büyük puntoyla yazılmamış herhangi bir gün olmamak yoğunluğa dahil olabilirken, haftada bir ya da iki önemli işi olup, diğer işlerini de o günlerin arefesine sığdırmak da yoğunluk olarak değerlendirilebilir. Fakat yoğunluğun insanlar açısından farklı yorumlanması benim bu yazıyı yazmamdaki asıl amaçtır.

Hiçbir insan sizin sandığınız kadar meşgul ya da yoğun değildir. Öncelikler vardır ve sizin önceliğinize sıra gelmemiştir. Benim için yoğunluğun düsturu budur. Yoğunluğun belirli sınırları vardır. Örneğin zevkler yoğunluğun önüne geçer. En az önemli olan işlerinizi yoğun olsanız dahi zevklerinize tercih etmezsiniz. Karar anlarında zevkler bir adım daha öne çıkar. Gerçi her şeyde bir adım daha öne çıkan bir olgu olmasına rağmen yoğunluk, zevklerin sıralanması ve belirlenmesi için iyi bir örneklem. Örneğin yoklama alınmayan bir dersiniz var ve sabahın sekizinde olan bu dersinizi, sabahın o tatlı uykusu uğruna iptal ediyorsunuz ve gitmiyorsunuz. Uyku zevk midir? Bana göre en büyük zevklerden biridir.

Yoğunluk hiçbir zaman için bizim sandığımız kadar yüksek seviyelerde olamaz kısaca. Ama benim şaşırdığım yoğunlukların başında siyasilerin yüksek tempoda çalışmak zorunda oldukları uzun sürelerdir. O ülkeden bu ülkeye, sürekli bir hareket ve sürekli bir yerlerde bulunma, bir yerlere yetişme devinimi var. Nasıl dayanabiliyorlar henüz anlamış değilim. Öte yandan fiziki bir yorgunluk olduğu gibi zihinsel bir yorgunlukları da oluyor bu arada. Zihinsel yorgunluk yazısında görüşmek üzere…