Aynı Duyguları Hissetmemek

Bir insanın, bir diğer kişiye hissettiği duyguları, karşı tarafın da hissetmemesi ne kadar da tuhaf öyle değil mi? Sevmek, sevilmek ya da edilgen olan tüm fiillerin herhangi bir karşılığı olmadığı insan olmak tüm etkenleri üzerinde toplayan biri olmaktan ne kadar da korkunç. Bazı insanlar gerçekten de edilgen fiillerden münezzeh bir hayat sürmekte ve bu hayat kimi zaman tercih edilmiş bir yalnızlık olarak kimi zamanda bunalımlı bir psikolojik süreç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Oysa her insan da sevdiği ya da değer verdiği kadar sevilmeyi ya da değer görmeyi ister. Her insan bunu muhakkak ister; üç aşağı beş yukarı bu böyledir. Fakat üstünlüğün ya da insani olarak erdemliliğin en güzel tarafı bence karşılık beklemeden sevmektir.

İnsan doğası karşılık ister ve biz doğamızda olan bu özellikleri fabrika ayarlarına döndürüp sıfırlayamayız. Bizim fabrika ayarlarımızda olan bir özelliktir bu: Karşılık görmek. Fakat ben şuna inanıyorum ki insan bastırdığı duygularıyla ‘insan’ olduğu gibi kötü yanlarıyla, iyi olmayan ya da alkışlanmayan duygularıyla ne kadar uzak bir yaşam sürüyorsa insandır. İnsanı, doğasına bıraktığımızda pek çok çirkin şey olacaktır. Sonradan uydurduğumuz olan hukuklar, bazen ne kadar gereksiz bulsak da bu çirkinlikleri bir nebze azaltmaktadır.

Karşılık bulma ilkesi olarak da sosyal bilimlerde kendine yer edinen bu olgu çoğu zaman insanları karar verme anlarında etkilese de ben en çok işin düşünsel ve insani yönünde kalıyorum istemeden. Düşünsenize bir işte çalışıyorsunuz ve bir kişiyi çok sevdiniz. Haliyle örnek olması için de bir türlü söyleyemediniz. O kişiye gösterdiğiniz ilgi, sevgi ya da saygı her neyse diğer tüm çalışanlara nazaran epey fazla. Çalıştığınız yerde yüz yüze geliyor, konuşuyor hatta yemek dahi yiyorsunuz ama siz yemek yerken de konuşurken de hep hissettiklerinizle bunları yapıyorsunuz. Bu hislerinizin sebebi olan kişi de ise buna dair herhangi bir şey yok: Ne bir tepki, ne bir işaret. Belki de var ama siz bilmiyorsunuz.

Bu böylece sürüp gidiyor ta ki jilet gibi kesici bir dönüm olmadığı müddetçe. Sonra sebepsiz bir acı, tarifsiz bir hüzün kalıyor. Sebebi söyleyememek değil, sadece ‘acaba, o da aynısını hiç hissetmiş midir’ sorusuna bir türlü cevap veremeyişinizdir.