Yataylıktan Dikeyliğe Değişen Mimari

Çöldeki bedevileri, dağdaki çobanları, kasabalardaki yurdum insanı ve üçünden de farklı, altın değeri elbisesi, kömür karası kalpleri olan modern çağın (!) insanı son günlerde öyle bir yarışın içine girdiler ki sormayın; amansız, insafsız, amaçsız ve bir o kadar gereksiz. Her yerde, her köşe başında, yıkılan her gecekondu ve müstakil evlerin yerinde bu insanların yapıtlarını görebilirsiniz: Gökdelenler.

Öyle kocaman, öyle büyük ki hizasına bakmak için kafanızı yukarı doğru kaldırdığınızda ya boynunuz düşer ya da başınız döner. Eski uygarlıklarda Tanrılarla daha kolay iletişime geçmek için kuleler ya da uzunlamasına binalar yapılırdı ve bu yapılar daha çok ibadethane olarak kullanılırdı. Şimdi yapılan bu ucube yapılara baktığınızda eskiden olduğu gibi Tanrılarla bir iletişime geçme ya da onlara daha yakın olma gibi bir amaç yok. Amaç daha çok rekabet ve prestije bakıyor. Acaba kaç kilometre öteden görülebilirim, uzaydan kaç kat daha çıksam belli olurum, hangi katı yaparsak dünyanın en uzun binası oluyorduk gibi birtakım saçma saplantılı hayallerin ya da ideallerin doğrultusunda, sonucunda çoğumuzun yaşadığı şehirlerde hatta ilçelerde bu yapıların olduğunu görüyoruz.

Artık mimari bu usule göre işliyor. Yataylıktan dikeyliğe bir dikey geçiş olduğu muhakkak. İnsanlar eskiden yatay yapılarda kalıyor, yatay yapılarda alışveriş yapıyor, yatay yapılarda muayene oluyordu. Oysa şimdi alışveriş merkezleri de hastaneler de konutlar da gökdelen tarzı yapılardan oluşuyor. İtiraf etmek gerekiyor ki bu yapılar, öyle çirkin ve öyle itici yapılar ki mimari estetikten uzak -bazıları hariç- ve uzunluğundan ziyade hiçbir anlam ifade etmiyor. Çoğu zaman insanı kasvete boğan bu yapıların varlığından duyulan rahatsızlık bende en çok Kadıköy’den Beşiktaş’a vapurla geçerken Avrupa kıtası tepelerinde yeşilliklerin hemen üzerinde yükselen ve birçok estetik yapının daha da önemlisi çoğu mimari eser olmasa da yapıların oluşturduğu bütünlüğü öldüresiye döven, bozan, hırpalayan binaların rekabet halinde, ağız birliği etmişçesine birbirinin ardından yükselirken görünce oluyor. Bunun en önemli ve en temel sebeplerini iki başlık altında toparlayabiliriz. İlki belediyeler ve şehir planlaması yapan mimarlar nasıl oluyor da ben gibi sıradan bir vatandaşın gördüğünü görmeyip bu binaların yapımına izin veriyor? Süzer Plaza gibi iğrenç ötesi bir binanın Dolmabahçe ve yeni açılan stadın hemen üstünde pişmiş kelle gibi sırıtması, buna izin veren kişi ya da kurumların hiç mi vicdanını sızlatmıyor? Hakikaten ilginç. Bir ikincisi de haklı sebeplerden dolayı gelişen ve daha doğru bir ifadeyle patlayan şehirlerin çok değerli arazilerinde insanların yatay binalar yapması ya da yatay mimariye bağlı olarak sosyal, özel ya da devlet kurumlarını açmak, hizmete sunmak imkansızdır. Dikey binaların en önemli faydası yerden, topraktan tasarruftur. Ortalama 100 kattan oluşan devasa gökdelenleri yatay olarak inşa ettiğinizi düşünürseniz bu gerçekten yer açısından oldukça sıkıntılı olacaktır.

Bu savunma, gökdelenlerin neden bu kadar yüksek ve neden her tarafta yapılıyor sorusuna değerli araziyi akıllı kullanma ve toprak tasarrufu çerçevesinde haklı bir savunmadır. Fakat bu savunmayı Dolmabahçe Sarayı’nın hemen üstüne manzaranın tüm büyüsünü olanca heybetiyle bozan bir yapının haklılığı için veremezsiniz, elinizde kalır çünkü haksızsınız. Çünkü size o kadar paranız var, gidin daha büyük arazi alın orada açın ya da aynı metrekarelerde farklı yerlerde açın gibi gayet mantıklı sorular gelebilir. Ama yer yok biz de yukarıya kat çıktık derseniz de samimiyetiniz sorgulanır. Hem sıradan bir vatandaş sadece inşaat parasını kullanarak o devasa binaları yapmaya kalksa izin verir miydiniz? Hayır, çünkü o binanın sahipleri inşaatın dışında farklı kurumlara ve kişilere de bütçe ayırarak o devasa binaları yaptılar. Rüşvetse rüşvet, adam kayırmaysa adam kayırma artık her neyse bu insanların gözettikleri yegane şey prestij ve rekabet: Sadece ismini plazayla özdeşleştirip markayı ya da kurumu baki kılmak. Buna göz yuman her kimse mimarinin önüne set çeken de odur. Milletin sanat ve mimariye bakışını tamamen değiştiren de odur.