Balkan Savaşlarındaki Büyük Kolera Salgını

Birinci Balkan Savaşı’nda Osmanlı Devleti Bulgarlar karşısında tarihinin en büyük hezimetlerinden birini almış ve Balkan topraklarından yavaş yavaş çekilmeye başlamıştı. Osmanlı’yı savaşlardan daha çok etkileyen bir olay vardı: Kolera Salgını.

Tarihler 1912 yılını gösteriyor ve Osmanlı ordusu kolera salgınından kırılıyordu. Her gün yüzlerce insan koleradan ölüyor, salgın gün geçtikçe daha kötü bir hal alıyordu. Doktor ve hemşireler salgını önleyemiyor üstelik doktor ve hemşirelerden de kolera yüzünden ölenler oluyordu. Salgın, İstanbul’u tehdit ediyor fakat ordunun da İstanbul’a dönmesi gerekiyordu.

Gözünüzde böyle çaresiz bir durumu canlandırın, size kim yardım edebilirdi? Hangi insan sizi bu durumdan kurtarabilirdi?

İsviçreli Bayan Alt ve arkadaşlarının gönüllü hizmetleri olmasaydı koleradan dolayı ölen Osmanlı askerlerinin sayısı çok daha fazla olacaktı. Bayan Alt’ın Balkan Savaşları sırasında Osmanlı askerlerindeki kolera salgınını nasıl önlediğini aşağıdaki linkten öğrenebilirsiniz.

Bayan Alt ve Balkan Savaşları

Savaş Osmanlı aleyhine sonuçlanmış, Osmanlı Devleti, yüz yıllar boyunca hakim olduğu topraklardan ayrılmak zorunda kalmıştı.

Koleranın şiddeti o kadar fazlaydı ki o dönemde İstanbul’da bulunan iki seyyahın aşağıda yer alan notları kelimenin tam anlamıyla kan donduran cinstendi.

Ölüme terk edilen bir Osmanlı askeri

Balkan Harbi sonrasında yaşanan kolera salgınını gelin bir de yabancı seyyahlardan ve o dönemlerde İstanbul’da olan yabancı seyyahlardan dinleyelim. İlk alıntı bir savaş muhabiri olan Lauzanne’ın Sarıyer’de gördüğü korkunç bir olaydır. Öyle ki durum, Lauzanne’ı  dahi hayrete düşürmüştür.

Belgrad ormanına kadar otomobille çevreyi kontrol etmeye karar verdim. Büyükdere vadisini geçtim. Belgrad ormanına geldiğim vakit uzun bir Türk kafilesine rastladım. O sırada gözlerimin önünde öyle bir facia cereyan etti ki, ömrüm boyunca unutmayacağım. Gördüğüm kafilene yaralılardan ne de hastalardan meydana gelmişti. Tam anlamıyla ‘beşeri bir enkazdan’ oluşuyordu. Hepsinin ıstırapla vücut ve yüzleri kasılıp kalmıştı. Hepsi acınacak bir halde, adeta kendilerini sürüklüyordu. Bir kısmını hemen hemen arkadaşları götürüyor, bazıları yük arabalarına uzanmış ölülerle karışık gidiyordu. Bu zavallılardan yükselen hıçkırık ve hırıltılar feci bir ortam oluşturuyordu. Can çekişen bu topluluğun arkasında, çamurlu izler boyunca, görülmemiş insan kalıntısı kuleleri gördüm. Bağırsakları dışarıya, toprakların üzerine saçıyorlardı. Beni götüren şoför ilk bakışta ne olduğunu anladı. Bana doğru eğildi. Rengi uçmuştu. Mırıldandı:

-Efendi! Bunlar koleralılar!

Evet, koleralılardı! Uzaktan gelen bir kurşunun isabetiyle kan aktığını görmek… Onun da kendine göre bir güzelliği var. Alnında yahut göğsünde delik açılmış cesetleri toplamak… Onun da kendine göre bir asaleti var. Fakat insan vücutlarının çürüyüşünü seyretmek, binlerce canlının içleri boşalırken bakmak… İşte buna dayanabilecek bir cesaret olamaz.  Hayatımda ilk defa korkuyu gözümle gördüm. Dişleri birbirine vurduran korkunun ne demek olduğunu anladım. Evet…Korku! Topun kuvvetli tarakasını yanı başında duyan bir insan dayanabilir. Ancak vücudunuzun etrafında bu hilekar, bu murdar ölümün dolaştığını görünce kahramanlık gösterilemez. Kimi karnı yerde ebediyen hareketsiz kalmış yatıyor, kimi can çekişiyor, kıvranıyordu. Gittiğimiz yerden geriye dönüşte bu meşum gösteriye tekrar rastladığımız zaman gözlerimi kapadım. Ta Şişli’ye gelinceye kadar açacak gücü bulamadım. Fakat o arada küçük bir Fransız bahriye müfrezesi karşımıza çıktı. Sevindim… Onların, tifodan, koleradan, kandan ve feci ölümlerden kurtulup Bretonya’nın uzak köşelerindeki annelerine kavuşmak için bu toprakları bir an önce terk etmelerini diledim. Zira bu topraklarda ölümün en korkunç türleri vardı.

(Stephane Lauzanne, Balkan Acıları, Kastaş Yayınevi, İstanbul, 1990, s. 122-124)

Kolera salgını Fransa’da bir dergiye böyle kapak olmuş.

Yine bir savaş muhabiri olan Georges Remond, Hadımköy’de koleralı askerlere rastlar ve anısını ilerleyen yıllarda kaleme şu şekilde alır:

Can çekişmekte olan insan sürüleri gerçekten çok dehşet vericiydi. Gündüz hasta olanlar veya vefat edenler, altışar yedişer arabalara yükletilip köye gönderiliyordu. Arabalardan bacaklar, başlar sarkmaktaydı. Bazıları uzunlamasına atların üzerine konulmaktaydı. Henüz düşmemiş ve yürümeye gücü yetenleri de arkadaşları kollarına geçip götürüyorlardı. Yol kapanmıştı. Hasta kafileleri ara sıra duraklayarak yavaş yavaş ilerliyordu. Her tarafta hendekler ve çukurlar içinde morarmış ve bozulmuş cesetler görülüyordu. Gözler açık kalmış, ancak bir hayat belirtisi yoktu. Ben de kafileler arasından geçtim. Gece Hadımköy istasyonuna geldik. Hasta kafileleri, arabalar hep istasyona yığılmışlar, hastaları çıkarıp vagonlara sokuyordu. Yol üstünde, hendekler içindeki hastaların kustukları işitildikçe insanın yüreği parçalanıyor. Artık yeterdi; duramadık, kaçtık.

(Georges Remond, Mağluplarla Beraber, Profil Yayınevi, İstanbul, s. 62)

Yaşananlar Osmanlı askerleri için içler acısıydı. Osmanlı için bir savaş da böyle hüzünlü bir sonla bitmişti. Savaştan arta kalan üç şey vardı: Osmanlı’nın yüz yıllar boyunca hükmettiği topraklardan boynu bükük ayrılması, kolera salgını ve Bayan Alt.