Beyaz Bir Dünya

Renkleri merak ediyordu. Kırmızı nasıldı acaba? Ateş nasıl bir şeydi ki? 6 yaşındayken bilmeden çakmakla oynayıp ateşe vermişti koltuğu, annesi yetişmişti ama yakmıştı elini. Nasıl da canı yanmıştı fakat bilmiyordu işte canını yakan şeyin neye benzediğini. Kırmızı mıydı? Ya da dalga seslerini duyduğu deniz neye benziyordu? Uçsuz bucaksız diyorlardı, mavi mavi diyorlardı. O mavinin nasıl olduğunu bilmiyordu ki. Çimlerin, ağaçların, yaprakların yeşilliğini tahmin edemiyordu işte. Ama siyahı biliyordu. En çok siyahı biliyordu çünkü en yakın arkadaşı oydu. Hiç yalnız bırakmıyordu onu. Uyuduğunda, uyandığında, gülerken, ağlarken, yaşarken, yaşamaya çalışırken. Neye benzediğini, ne kadar karartıcı olduğunu kendini bildi bileli biliyordu. Onun dünyası karanlıktı. En çok gökkuşağını merak ederdi. Öyle ya karartıcı olmamalıydı. Üşümüştü. Yine sonbahar gelmişti. Ama içine. Birer birer dökülüyordu yapraklar kalbinden. İç organlarına batıyordu sonra, kuruyordu orada.

Ne annesinin ne de babasının yüzünü biliyordu. Küçük kız kardeşiyle uyuduğu gecelerde onun okşadığı saçlarının ne renk olduğunu da bilmiyordu. Çocukluk, mahalle, okul, sınıf, yol arkadaşı Hediye’nin de neye benzediğini bilmiyordu. En kötüsü kendisi nasıldı; saçları, dudakları, elleri dünyası kadar çirkin miydi? Çok yardım etmeye çalıştı etrafındaki sevdikleri. Canı kadar değerli annesi onu hiç yalnız bırakmadı. Doktorlar da çok uğraştılar ama doğuştandı bu hastalık ve asla düzelmeyecekti. Renklerin nasıl olduğunu, sevdiklerinin neye benzediğini bilemeyecek, hep karanlıkta yaşayacaktı. Aşık olamayacak, sevdiğinin gözlerine bakabilmenin güzelliğini tadamayacaktı. İşte bir yaprak daha döküldü kalbinden tam midesine. Hayır bu defa kusmayacaktı mutsuzluktan. Başka, bambaşka, kendisinin olmasa da başkalarının dünyasını renklendirecek bir yol olmalıydı. Radyoda çalan müziğe kulak verdi. Piyano. Neden yapamasındı?

Babası kabul etti hemen, bir piyano aldı ve piyano hocası getirtti evlerine çok sevdiği ilk göz ağrısı için. İlk günlerde çok zorlandı Işık. Parmaklarının sanki piyano çalmak için yaratıldığını söylüyordu hocası. Saçma geldi bu düşünce ona ama yine de inancıyla uğraşıyordu öğrenebilmek için. Sanki parmakları tuşlara değdiği anda ortaya çıkan sesle başka bir dünyanın kapıları açılıyordu ona. Beyazdı bu dünya. Adı gibi ışık saçıyordu etrafa. En iyi çalabilmek için uğraştı. Yılmadı, onu dirilten piyanoyu bırakmadı, kaç 365 gün çalıştı. Başardığında gülüyordu hiç olmadığı kadar içten. Katıldığı yarışmalarda ödüller aldı ve gittikçe tanınmaya başladı. Küçüğünden büyüğüne herkes bu musikiye hayran kalıyordu. Karanlık dünyasında ışık saçabildiği için daha bir seviyorlardı insanlar onu. Ünlenmekle, en ünlü piyanistlerden olmakla kalmadı; isteyen tüm çocuklara piyano dersi verdi. Özellikle karanlığa hapsolmuş çocuklara. Parmaklarına dokunarak en güzel şekilde öğretti onlara ışık saçmayı, musikiyle büyülemeyi. Piyanosu en değerli hazinesiydi onun. Ne kadar parası olursa olsun asla değiştirmedi o piyanoyu. Okşayarak, çalarak, şarkılar söyleyerek seviyordu onu. Piyano hayat verdi Işık’a. Işık verdi, renk verdi karanlığına. İnsanları büyüleyerek, onlara büyülemeyi öğreterek mutluluğu verdi. Karanlıktan kurtardı biraz olsun minicik kalbi olanları. Şükretmeyi öğrendi karanlıktan kurtulduğunda. Şükretmeyi öğretti. Böyle karanlık bir dünyası olmasa bu kadar değerli olacak mıydı? Bomboş yaşamaktansa karanlığı renklendirmeyi başararak mutlu olmayı tercih ederdi. Bazen görmemek görmekten iyiydi. Gören ama görmeyen gözler görse etrafı ne ifade ederdi?

Görmeyi öğrendi Işık. Hem de rengarenk görmeyi.

Zeynep Acar

Öğretmen&kendince yazar