Doğal Seleksiyon ve Uluslararası İlişkilerde Devletler

Darwin’in 1844 yılında yazdığı ”Türlerin Kökeni” adlı kitabında, yeryüzünde yaşanan bütün canlılar için ileri sürdüğü ”doğal elenme”; ”var olma için savaş” veya ”en uyumlu olanın yaşaması” varsayımları, seleksiyonun ilk açık ifadesidir. Darwin’in yazmış olduğu Türlerin Kökeni başlıklı kitabın aynı zamanda ”evrim teorisi” için önemli bir kaynak olduğunu da söyleyebiliriz.

Charles Darwin‘e mi yoksa Herbert Spencer’e mi ait olduğu tartışılan “Survivor of the Fittest” teorisi  yukarıda bahsi geçen ”en uyumlu olanın yaşaması” konusu üzerinde durmaktadır. Burada tartışılan “fittest” kelimesi, iki ihtimal üzerinde yoğunlaşmaktadır. İlki güçlü olanın hayatta kalması; ikincisi ise doğaya en uyumlu olan türün hayatta kalmasıdır. Fakat iddialar ikincisinin yani doğaya “daha” uyumlu olanın hayatta kalması yönünde ağırlık kazanmaktadır. Doğaya daha uyumlu olanın hayatta kalmasının “fittest” kelimesinin karşılığı olduğunu savunanlara göre dinazorların sistemde güçlü oldukları aşikardı ama sırf güçlü oldukları için sistemde ebediyen kalamadılar ama güç bakımından dinazorlardan oldukça geride olan bakteriler ve tek hücreliler hala sistemin içerisindeler.

Doğal seleksiyon sadece, insanın başkalaşması ve doğa üzerindeki kontrolünü ya da mukadder olan ömrünün sınırlarını çizmekte kalmadığı gibi başka kavramları da açıklayan bir literatür haline geldi. Örneğin ”doğal seleksiyon” kavramı uluslararası ilişkilerde devletlerin var olma savaşını açıklamada yeterli bir potansiyele ulaştı. Şöyle ki:

Darwin’in 1844 yılında yazdığı ”Türlerin Kökeni” adlı kitabında, yeryüzünde yaşanan bütün canlılar için ileri sürdüğü ”doğal elenme”; ”var olma için savaş” veya ”en uyumlu olanın yaşaması” varsayımlarını Ratzel devletlere uyarlamıştır.

Friedrich Ratzel

Bu bağlamda Ratzel’e göre devlet, çevre şartlarına uyum sağlayarak hayatta kalmak için uluslararası sistemde sürekli bir şekilde mücadele etmek zorundadır. Devletlerin sınırları böylesi bir jeopolitik modelde tabi bir şekilde belirlenmiştir. Dönemin jeopolitikçilerinden Kjellen ve Haushofer‘de de bu yaklaşım ağır basmaktadır. Bu düşünce biçimi Uluslararası İlişkilerde daha sonra sık sık karşımıza çıkacak olan siyasi realizmin de ana varsayımlarını oluşturacaktır.

Konuyla ilgili makale için: