Doğu ve Batı Medeniyeti Arasındaki Temel Farklar

Doğu ve Batı medeniyetleri vatanımızın en çok tanımlamakta zorluk çektikleri, ya da çoğu zaman yanlış anlatılmış, kimi zaman da bir taraf, gereksiz yere pohpohlanmıştır. Tanzimat ikinci dönem sanatçılarının üzerinde en çok durduğu, işlemeye bayıldığı konuların başında gelmektedir. Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası, Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey ile Rakım Efendi romanları edebiyatımızda bu sorunsalı inceleyen önemli eserlerdir. Peki Doğu medeniyeti nedir? Batı medeniyeti ne değildir? Ülkemizde hangi medeniyet daha ağır basmaktadır? Örneklerle elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle Doğu ve Batı medeniyeti arasındaki en büyük fark kavrayış ve algılama farkıdır. Doğu irrasyonel, yani duygusalken, Batı medeniyeti rasyoneldir, daha çok mantıksal öğelerle hareket ederler. Aristo’nun retoriği örneğindeki gibi Doğu medeniyeti ‘pathos’ aşamasıdır, Batı medeniyeti ise ‘logos‘. Ve bu temel fark, arkasından gelen tüm farkların ana sebebi konumundadır.

İkinci olaraktan, Doğu medeniyeti muhafazakar (conservative) bir yapıya sahiptir. Yani geçmişte yaşanılanlara ya da milli ve dini kimliğe, her şeyden çok önem verir. Fakat Batı medeniyetinde bu durum, Orta Çağ‘ın sonları itibariyle ile yıkılmış ve şimdiki Avrupa’nın siyasi ve kültürel alt yapısı bu çağlarda oluşmuştur. Rönesans ve Reform hareketleri ile kiliseye endeksli bir hayattan kurtulan Avrupalılar artık bilim ve teknolojide inanılmaz bir ilerleme sağladılar. Sanayi Devriminin Doğuda değil Batıda yaşanması tesadüfi bir vaka değil, aksine bilişsel bir süreçten geçmiş olgular bütünüdür. Bu süreç içerisinde olan olaylar ise epey karışık. Coğrafi Keşifler, Fransız Devrimi vs.

Doğu medeniyeti yuvarlak bir masayken, Batı medeniyeti dikdörtgen bir masadır. Doğu medeniyetinde herkes ortadaki yemeğe yakındır ve statü gereği herkes eşit oturur. Fakat Batı medeniyetinde masa dikdörtgendir ve herkesin ortadaki ana yemeğe eşit şekilde ulaşması imkansızdır. Ve dikdörtgen masanın uçlarına yine statü gereği önemli kişiler, yöneticiler ya da üstler oturur. Doğu medeniyetinde masaya olduğu gibi oturursunuz, fakat Batı medeniyetinde önce bir masa bulmalısınız.

Aynı şekilde mimaride de benzer örnekler vardır. Doğu medeniyetini yatay bir bina olarak tasavvur edebilirsiniz. Yatay ve enlemesine genişçe bir alan. Fakat Batı medeniyeti denilince akla uzunlamasına bir bina gelir akıllara. Soğuk ve ruhsuz duvarlar Batı medeniyetinin sembolü iken kerpiç ya da taş evler ise Doğu medeniyetinin bir sembolü konumundadır.

Batı medeniyetiyle yoğrulmuş insanların genel özelliği çok çalışmalarıdır fakat Doğu medeniyetinde bu azdır. Bu yüzden de Doğu ülkelerindeki işsizlik oranları her daim batıya göre fazladır. Doğu ülkelerinde yaşayan insanlar çok çalışmayı sevmezler. Fakat Batı medeniyeti insanları, çok çalışmaktan çocuk yapmaya dahi fırsat bulmazlar. Ortadaki sonuç ise şu oluyor: Bir tarafta çok çalışan ve az bir nüfusa sahip medeniyet varken, diğer tarafta ise az çalışan ama nüfus olarak çok bir medeniyet ve coğrafya var. Bu çelişki ise sefaleti ve geri kalmışlığı beraberinde getiriyor.

Ülkemizde en çok kullanılan argüman ise duygulara hitap ederek, istediğini almak, istemediğini yaptırmamak gayretidir. Bu gayrette Aristo’nun ‘pathos‘ öğretisi karşımıza çıkıyor: “Birini ikna etmek için duygularına hitap edin.” Siyasilerimizin kullandığı teknikleri ise bir örnek üzerinden vermek istiyorum:

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kullanılan sloganları hepiniz hatırlıyorsunuzdur. Çatı aday Ekmeleddin İhsanoğlu için kullanılan slogan tam olarak şöyleydi: Ekmek için Ekmeleddin! Tamamen rasyonel bir ifade, bir slogan. Geçelim diğer aday Recep Tayyip Erdoğan’ın sloganına: Göklerden gelen bir karar vardır! Aşırı düzeyde duygusallık içeren bir slogandı bu. Şimdi seçimleri malumunuz Recep Tayyip Erdoğan kazandı. Ama altında yatan sebep basitçe ‘çomarlık‘ ya da ‘koyunluk’ değildi. Temel sebep, milletin dinamiklerinin ne olduğunun birileri tarafından artık biliniyor ve bu bilme durumu teorikte kalmayıp uygulanıyor olmasıdır. Tayyip Erdoğan‘ın seçimi kazanmasındaki en önemli faktör budur. Türk milletine rasyonellikle hitap edemezsiniz. Eğer milletin kendinize oy vermesini istiyorsanız önce milletin neleri sevdiğini bilmek, ne şekilde seslenileceğini öğrenmek gerekir.

Ekmeleddin İhsaoğlu

Yıllardır ana muhalefetin en büyük sorunu olarak ‘halka inemiyor‘ dendi. Halka inebilen, gerektiğinde halk olabilen ve halkla nasıl konuşulacağını bilen bir ana muhalefet partisi, bir dahaki seçimlerde elbette iktidara ortak olabilir ya da iktidarın tek başına sahibi olabilirdi. Seçim kazanmak, mitinglerde bağırmakla, boyunlara spor takımlarının atkılarını takmakla, otobüsleri reklamla kaplayıp sokak sokak gezmekle olmuyor ne yazık ki. Seçimi kazanmak, ülkenin bileşenlerini çözmekle oluyor, merceği iyice yaklaştırmaktan geçiyor.

Seçim sonuçları bir ülkenin hangi medeniyette olduğunu gösterir mi? Evet, gösterir ama tek başına yeterli değildir. Duygusal bir milletiz, bizi gelişmelerden çok, sözler, söylemler etkiliyor. Yaşayış olarak Batı medeniyetine yakın bir pozisyonda olabiliriz ama zihinsel ve bilişsel-kavramsal olarak kesinlikle ama kesinlikle Doğu medeniyeti mensuplarıyız. Değişir mi elbette değişir. Örneğin Avrupa’nın 500 yılda bu hale geldi. Ve henüz Doğu medeniyeti kendi iç mekanizmalarının dinamitlerini ateşleyecek bir gelişme görmedi. Bu, Doğu medeniyetinin aslında ne kadar büyük oranda muhafazakar olduğunu gösterir.

Kesinlikle bir medeniyetten olma zorunluluğu yok. Bir insan hem Kudüs’ün sokaklarını veya insanlarını hem de Paris’in ışıklı salonlarını, kulelerini, antik şairlerini sevebilir. İrade yapımız da zaten buna bir kısıtlama koymuyor. Fakat medeniyet çatışması denilen şey tam olarak bir kültürün sahiplenicisi ile diğer kültürün sahiplenicisi arasındaki fikirsel anlamdaki uyuşmazlıklarından ileri gelmektedir. Her iki tarafın da kağıt üzerinde hiçbir farkı yok. Güçler aynı.

Bana sorarsanız Işık Doğudan Gelir. Şimdilik bu kadar. Hoşçakalın