İnsanlar Bir Kitabın Sayfaları Gibidir

Bir romanın sayfalarını baştan ortadan ve sondan yırtığımızda, romanın içeriğinden az çok birşeyler anlar, eksik olan sayfalarını kendimiz tamamlarız. İki üç sayfa eksikten dolayı bir roman okunmaz olarak değerlendirilemez. Bir de romanın 20-30 sayfasını yırtalım muhtelif yerlerinden; başından, ortasından ya da sonundan ya da 30 sayfanın hepsini ortasından yırtalım. Romanı yırttığımız şekilde okuyup bitirdiğimizde aklımızda kalan soru işaretleri, iki üç sayfa yırtıklarımızdan çok daha fazla olacaktır. Zihnimizle eksik olan yerleri tamamlamaya kalkıştığımızda bir zorlukla karşılaşacağız.

İnsanlar da tıpkı yırtılan romanlar gibidir. Bazıları baştan ortadan ve sondan birer yaprak yırtılır; kimi her yerinden en az on yaprak. Ve biz o çok yırtılmış insanları anlamakta güçlük çekmekte ve o insanlara anlam vermekte zorlanmaktayız. Halbuki sayfaları yırtılmış olmak insanın bir kaderi değil miydi? Kim istemezdi ki ömürlerini bir çırpıda okuyunca herkesin anlamış olmasını? Elbette ki her insan kendisini biraz olsun anlayan insanları görmek ister etrafında.

Ne kadar da yalnızlık insanı bir dereceye kadar memnun etse de insan sayfalarının tüm olmasını, bir solukta okunmasını ister. Muammalarla dolu bir yaşam öyküsünü okumak insanı bir türlü cevabını bulamadığı soruları kendisine çerçevesine sormaya zorlar. Bu ise insanda sıkılmalara ve bunalımlara yol açar.

Belki yırtılıp gitmiş o sayfalarda ne derin hikayeler ne anlatamamışlıklar ne söylenmemişlikler yatar. Ve kimse bu sayfalarda ne olduğunu ne yazdığını bilmeden bir insanı yargılar, bir insanla ilişki kurar. Karanlık yönler ise anlatıla anlatıla çözülebilir. Romanın yazarı kendisini anlatması lazım; kaybolan sayfaların bilinmezliğinden kurtulmak için.