Kitapçıya Girince Ne Hissediyorsunuz?

Kabalcıya, İşlere, Remzi Kitabevine D&R’a ya da herhangi bir sahafa girince ne hissediyorsunuz? Tabi her kitabevinin atmosferi farklı. Ama his aynı: Kitap çok ömür az.

O kadar çok kitap var ki yazılmış, hangi birini okuyacak insan diye kendine sormuyor değil. Bir bölümünü dahi okusa yine de ömür yetmeyecek. Kitaplar bizim en yakın dostlarımız olabiliyorlar. Onları kimi zaman insanlardan daha çok sevebiliyoruz. Kitapçıya girince de tıpkı binlerce insanı her yönüyle nasıl anlayabilirim gibi bir sorunsalla karşılaşıyorsunuz. Bunca kitap nasıl okunur.

Keşke Adem peygamber gibi 1000 yıl ömrümüz olsa da tüm o kitapları okuma imkanımız biraz daha artsa. Evet biraz daha artma ihtimali var eğer 1000 yıl ömrümüz de olsa. Zira kitaplar, okunacak kitaplar doğrusu, bitmiyor.

Bir gün en iyisi ile karşılaştım dersiniz. Yarın ondan daha mükemmeline başlamışsınızdır. Kitaplar böyle canlılardır. Evet, yine evet. Kitaplar da canlıdır. Tıpkı bir parazit gibi. Başka vücutlarda yaşama imkanı vardır. Tozlu raflarda yerini alan bir kitabın nefes alması imkansızdır. Nefes alması için üzerini üflemek gerek, sayfalarını aralamak gerek.

Konuyu fazla dağıtmadan özete gelelim. Kitaplarla yüzleşmek, kitapçıda en çok hissedilen duyguya, kitap çok ömür az duygusuna dönüşüyor. Hepsi size dönüp “Neden okumuyorsun beni” der gibi bakıyor.

O anda kafanızı bundan sonra hiç kaldırmadan kitapların derin deryalarına dalmayı istiyor ama bunun bir noktaya kadar gideceği gerçeğini bildikten sonra susuyor ve gerçeği kendi içinizde yaşayarak, içlerinden bir iki tanesini seçip ayrılıyorsunuz oradan.

Kafanız her ne kadar gözünüze kestirdiğiniz diğer kitaplarda kalsa da bunu bir başka ziyarete erteliyorsunuz. Ki, onların sizi beklediğini bilerek.