Mücadele Etmenin Retoriği

Hayatın her alanında mücadeleci olmak ve bir şeye kavuşmak yolunda pes etmemek gerekir. Mücadeleci olmak, sonradan kazanılan bir artı mıdır? Yoksa çoğu zaman mücadeleci olmak zararlı olabilir mi? Bu sorulara doygun cevaplar üretebilmek için öncelikle mücadeleci olmanın, mücadele etmenin, pes etmemenin öncesine ve sonrasına bakmak gerekir.

Öncelikle bir soru ile başlamak faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Bir futbol maçı nasıl kazanılır? Elbette hakem desteğiyle, yanlış kararlarla bir maç kazanılabilir fakat onun öncesinde çok daha önemli olan yegane unsur şudur: Mücadele. Bir futbol maçını dış etkenleri saymazsak daha fazla mücadele eden takım kazanır. Üç puanı ya da turu geçen, kupaya uzanan takım, rakibinden daha fazla mücadele eden takımdır.

Hedefler ancak çok çalışma ile ulaşılabilen olgulardır. Ve mücadele etmek, hedefe ulaşma yolunda bizlere en çok yardımcı olan kavramdır. Mücadele insanın var oluşundan beri vardır. Tarım devriminden önceki insanlar hayatlarını devam ettirebilmek için şimdiki insanlara göre daha çok mücadele etmeliydiler. Çünkü mücadele etmenin diğer adı hayatta kalmaktı. Mücadele edemeyen ya da mücadeleden yoksun insanlar doğal seleksiyon ile eleniyorlar ve geriye daha çok mücadele edenler ve güçlü insanlar kalıyordu. Bu sayede o devrin insanları hem biyolojik hem de fizyolojik açıdan kuvvetli ve sağlam bir vücuda sahiptiler. Avcı toplayıcı yaşam sitili, böyle bir yaşam tarzını ortaya çıkarmıştı: Daha çok mücadele.

Tarım devrimi ile beraber insanlık biraz daha tembelleşmeye başladı. Tarlayı kullanmasını öğrenen insanoğlu artık avcı toplayıcı yaşam koşullarını bırakmış ve tarladan ekip biçtikleriyle çok daha düzenli ve sistematik bir yaşama geçiş yapmıştır. Ve eskisi gibi mücadele etmek de gerekmiyordu üstelik. Doğaya hükmetmek gibi bir derdi de yoktu insanların. Toprak insanlara istediklerini verdiği sürece yaşam gayet yerinde devam ediyordu ta ki Sanayi Devrimine kadar. Sanayi Devrimi ile beraber insanlar artık daha çok doğaya hükmetmeye başlamıştı. Eskiden doğanın insan üzerinde etkisi çok büyük bir orandayken  devrimle beraber minimize, hatta sembolik oranlara düştü. Mücadele etmek fiilinin çerçevesi hayatta kalmak gibi birincil bir ihtiyaç olmaktan çıkıp, idealler ya da hedefleri gerçekleştirmede kullanılan bir araç haline geldi. Mücadele etmenin ve mücadelenin kısaca tarihi böyledir.

Şimdi mücadele etmenin retoriğine bakalım. Günümüzde mücadele hangi sahalarda daha çok karşımıza çıkıyor? Futbol maçlarında geriye düşen takım için mi? Yoksa vizesi düşük olan öğrencinin finallere asılması mı? Bunların hepsi de mücadelenin tanımına dahil edilebilir. Mücadele etmenin modern tanımı şu şekilde yapabiliriz: Gerçekleşmesi için can atılan, istenilmeyen bir sonucu restore edip lehe çevirmek için girişilen eylemlerin bütünü.

Mücadeleci olmak her zaman için iyidir. Yalnız mücadeleci yapınız hırsın farklı varyasyonlarına eğilimde bulunursa ciddi boyutta sıkıntılar meydana getirir. Öyle ki en yakınınızdaki insanlar sizin bu ekstra ihtiraslı yapınız karşısında tedirgin olurlar ve bu duygu bir süre sonra kaygı ve daha sonra da korkuya evrilir. En dikkat edilmesi gereken nokta mücadelenin dozudur. Mücadele etmek iyidir fakat zarar verici boyutta olan her şey gibi mücadele de tehlikeli olabilir. Örneğin pota altı konumunda oynayan bir basketbolcu, savunmasının sertliğini artırınca, mücadelesinde sertleşirse antrenörü onu faul hakkı dolmadan kenara alır. Ve bu durum takımı için teknik anlamda bir zafiyete sebep olur. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi mücadeleci olmanın dozu kaçırılırsa, her şeyin fazlası zarar deyimi gibi yine zararlı olabilir.

Şimdilik bu kadar, Hoşçakalın.

 

İnsanı mutlu eden, mücadele ve zaferdir.

         Arthur Schopenhauer