Saat 8.30

Bilmem ki kaç yıl geçti aradan… Ölümünden, kaybolmuşumdan… Ben sana ulaşabilmeyi isterken sen sadece uzaklaştın. Ben de bununla birlikte kayboldum. Karanlıktı her yer, uyandım 5. kabusumdu. Bulamadım seni. Ben zaten kendimi bulamıyorum hayatın içinde… Senin gidişinin üstünden tam 2 yıl geçti. Benim ölümüm oldu gözlerinin yaşları…

Ağlamak rahatlatmıyor. Bedenim yıkanırken sağanaklarda, İstanbul gülüyor bana kahkahalarla. Sen yoksun diye tutsaklaşıyor bedenim ruhunda. Sadece üşüyorum bu dünya soğuğunda…

Bugün 2 yıl 1 gün oldu. Kaçışından… Yok oluşumdan… Nasıl gittin? “Terk” kelimesini terk ettin. Bütün sözcükler ağlar bugün. Bana söylediğin onca güzel sözcük… Çekip gittiğinden beri pencereme küstü güneş… İşte o gün sen gittin ve ben bittim. Doyumsuzdun biraz da huzurlu… Sorularım hep yanıtsız kaldı uykularımda… Yoktu aslında o “huzur” denen şey…

Biz yaratmıştık bizi. Sen değiştirdin hepimizi. Tüm karamsarlığın hapsetmişti benliğini… Yaramaz bir çocuk gibi yıktın dünyamızı… Hayattık biz. Yürüyen sular gibiydik. Ne ben mutsuzdum ne de sen ruhsuz. Yok muydu kalbin? O yüzden mi gittin? Çürümüş bir yaprak gibi yok ettin hepimizi…

Ölümsüzlük bir umuttu… Gizlenmişti onca yılın arasına… Küçücük bir kelebek gibi özgürlüğe uçacaktı ki onu da kopardın yaşamdan, gereksiz bir şeymiş gibi…

 

Ve saat 8.30. Sensiz bir gün ve 2 yılın acısı. Yaşanmışlıkların sızlatıcı sıcağında koşuyorum sanki sana doğru…  Ölüme doğru… Kayboluşa doğru…

 

nostaljikseyyah

Yazar, hayal kurar, çok gezer, az biraz düşünür, trenleri sever.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: