Bir Başkadır Film Analizi

Pandemi sürecinde herkes evinde, toplumdan uzak, kendi ile baş başa kaldı, bu durum televizyon dünyası ve sosyal mecraların tüketimini buna bağlı olarak üretimini arttırdı. Bu süreçte özellikle psikolojik dizilerin çıktığını, bireyselliklere değinildiğini, bireylerin varoluşsal sıkıntılarının ve ruhsal sorunlarına değinen dizileri görmekteyiz. Klasik veya geleneksel bakış açısıyla toplum, kültürlerin etkileşimi ile değişir ve gelişir ancak enformasyon çağındayız. Artık diziler ve sosyal mecraların da değişimde büyük bir payı olduğu aşikar… Her yeni gelen büyük yankı uyandırır, üç gün bir yandan alkışlanır bir yandan taşlanır sonra da konusunun giderek az konuşulduğunu görürüz. Hem biz severiz toplumca ani tepkiler vermeyi bir anda yücelttiğimiz bir konuyu birden pencereden atar gibi fırlatıp yermeyi. Ama görevimizi yaptık değil mi? Konuştuk, eleştirdik ve bitti. Hem alkışlanacak hem de taşlanacak olan yeni dizimiz ise “Bir Başkadır” dizisi. Netflix’te 12 Kasım 2020’de gösterime giren Berkun Oya’nın yazıp yönettiği dizi beraberinde büyük bir yankıyı getirdi. Görüntülü toplantılarda, canlı derslerde, yemek masalarında, arkadaş gruplarında, gazetelerde, bloklarda ve birçok yerde bahsedildi. Hem övgüler yağdı hem taşlandı hem eleştirildi. Fakat yukarıda bahsettiğimizin aksine bir türlü gündemden düşmedi. Dizi izlemeyen, dizi yorumlamayan kişilerin dahi dikkatini çekti ve eleştiriler aldı. Peki bu diziyi ayrı kılan ne? ”Bir başka” yapan ne?

Evet evet fazla bizden olması. Senaristin bizi, Türkiye’yi iyi tanıması ve sağlam bir kalemle ele alması. Tek bir pencereden bakmamış geniş bir bakış açısıyla birçok pencereye bakmış ve görünenin altına da bakmak için Türk hanelerinin perdelerini aralamış. Araladığı hanelerin perdelerinin arkasındaki bireylerin ayrı ayrı iç alemlerini de bizlere açık bir şekilde göstermiş. Oyuncu seçimleriyle ve seçilen oyuncuların performansı ile senaryonun kusursuzluğu ile örtüşür nitelikte.

FARKLILIKLARLA BİR BÜTÜNÜ OLUŞTURMAK

İlk bakışta alt, orta ve üst sınıfı görmekte ve detaya baktıkça; dindar, laik, seküler, modern, geleneksel, entelektüel yapıya sahip aileleri görmekteyiz. Her biri kendi hayatı ile meşgul, her birinin amacı, inancı ve yolu farklı. Bizim gibi yani. Başrolde gördüğümüz Meryem’in kapalı oluşu ve temizlikçi oluşuna takıldığımı söylemeyeceğim. Bu konuda çok fazla eleştiri almış dizi fakat bu konu içimizi daraltıyor artık öyle değil mi? Bazen ötekileştirildiğini iddia edenlerin ötekileştirdiğini düşünüyorum. Hep aynı noktaya odaklanıp birileri kafamdaki konu hakkında ufak bir laf etse de kurduğum tüm yargıları ona yağdırsam diye beklemekteler adeta. Halbuki dizide gösterildiği üzere bin bir çeşidiz hepimiz farklı düşünür farklı şeye ağlayabiliriz. Burada başrol evlere temizliğe gidiyormuş, başı kapalıymışa takılmak yerine kapalı kızın zihniyle, her bir karakterin anlatmak istediğine yoğunlaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Sorun baştaki örtüde de, boyada da, kıyafette de değil, zihinde!

İlginizi Çekebilir:  Ekrem İmamoğlu'nun İlk İcraatı: Size Musakka Bana Antrikot Yok Herkes Musakka Yiyecek

Dindar bir aile de yetişmiş Meryem, Meryem’in bayılmaları için gittiği psikiyatrist Peri, Peri’nin yardım almak için gittiği psikiyatristi Gülbin. Farklı hayatlar hatta bambaşka hayatlar nasılda birbirine temas ediyor ama öyle değil mi? Bu durum da güzel aktarılmış fakat takıldığım nokta şu ki; ooo işte bu, bu nasıl bir dizi, gelmiş geçmiş en iyi dizi, adam her şeyi düşünmüş, gibi söylemler. Demek istediğim, insanların bir şey olsa da aşırı tepki versek diye beklemeleri. Aslında sosyal hayat içerisinde hatta en basiti ekmeğe giderken çevrelerine bir baksalar kendi hayatlarının da, çevrelerindeki insanların da bu şekilde temas halinde olduğunu görebilirler. Evet, takdir edilmesi lazım fakat bizim anlatıldığımız ekranda başka bir toplumu, başka hayatları görür gibi şaşırmak neden? Yıllardır bunu gördüğümüz için mi? Berkun Bey bizi bize anlatmış, farkında olun ve belki de saygı duyun demek istemişken neden şaşırıp, helal olsun diyerek ekranın başından ayrılıyoruz? Çünkü ekranda izlerken hayran kaldığımız hareketi eyleme geçirebilecek kadar dahi hayatımızın farkında değiliz. Sadece yaşıyoruz, değil çevremize bakmak kendimize dahi bakmıyoruz.

ÖZÜ İRDELEMEK

Dizide farklı aile yapılarına değinerek toplumdaki kalıp yargıların mevcut olduğu gösterilmeye çalışılmış. Aile hangi düşünceye sahip ise çocuklar da sorgulamadan kendisini o düşüncenin içerisinde bulduğuna vurgu yapılmış. Her hanenin belli kriterlerle sınırını çizdiği o hanenin her bireyinin o sınırlar içerisinde büyüdüğü, her şeyin taklit ile aktarıldığı gösterilmiş. Bu ne kadar doğru? Her birey içinde doğduğu inancın, kültürün ve değer yargılarının etkisiyle yoğrulur, doğru fakat bu durum ne zamana kadar böyle devam eder? Herkes belli bir noktadan sonra kendinin farkına varır, kalıp yargıların dışına çıkmak ve belki de kendi kalıp yargılarını oluşturmak için çabalar. Mesela Peri ve Meryem gibi… Ailelerinin sunduğu hayatı sorgulayıp kendi yetiştikleri kabuktan sıyrılıp kendilerine, ailelerine bakıyorlar.

HER ŞEY SANDIKLARI HİÇBİR ŞEY YAPTIKLARI: DİN

Evet, gelelim dizideki din algısına. Din, hayatın her adımını her düşüncesini hocaya sormak mıdır? Kendilerini sorun çözme becerisine sahip görmemeleri, onlar için yetkin olanın ise hoca olduğunu görmekteyiz. Bence burada senarist kendini bir birey olarak göremeyen kişilerin varlığından söz etmek istemiş. Kendini tam etmeyen kişilerin başka birinin aklıyla hayatını tam etmeye çalışmaları. Hoca’nın ise hiç Kuran-ı Kerim’den destek alarak konuşmadığı sürekli tek bir örnekle kendisine sorulan soruları yanıtlamaya çalışmasını beğenmedim. Hocalık, din bu değil! Evvela Müslüman aklını başkasına emanet etmez, yalnızca duyduğu ile amel etmez. Araştırır, okur, Kuran’ın, Peygamber Efendimizin hayatının bizlere neler bildirdiği, hangi koşulda ne yapmamız gerektiğini, inandığımız dindeki zihnin ne olduğunu kavrar ve öyle iman eder. İnançları çerçevesinde Kuranı, Peygamber ve sahabe hayatını kendine rehber edindiği gibi bu doğrultu da aklını da kendine rehber edinir. Doğru kullanıldığı müddetçe aklın din ile paralel olduğunu bilir ve hayatını bu şekilde idame ettirir. Dizide de görüldüğü üzere toplumda din genel olarak hayatın içerisinden çıkarılmış, alt veya orta sınıfa mensup kişilerin hayatlarında kendisini göstermiş fakat bu da yanlış bir algı ile hayatlarına aktarılmış. Dini dinden uzak yaşamaya çalışan ve sürekli hocayı yüce gören, bir nevi asıl kaynağı hoca olarak gören aileyi bizlere göstermiş. Günümüzde sahte hocalara tapan, bir tarikatin peşinde koşan insanların kendini “en dindar” olmakla övmeleri gibi. Üstünlüğün takvada olduğu unutulup üstünlük hocaya, tarikate daha fazla kim taparsa ondadır, algısı toplumda yer almaya başlamıştır.

İlginizi Çekebilir:  AKP'li Menderes Türel'in Eşi Ebru Türel'den Belediye Çalışanlarına Şok Kumpas Senaryo Dersi

ÜLKESİNİ YAŞANMAZ KILANLAR

Meryem’in bayılmaları için gittiği psikiyatrist Peri ve ailesine gelecek olursak. Ülkemizde örneklerini çokça gördüğümüz bir aile yapısıyla karşılaşmaktayız aslında. Ahmet Yaşar Ocak’ın dediği gibi “İslam’ı hep geriliğin, ilkelliğin sorumlusu olarak görmüşler ve Türkiye’yi çağdaşlaştırmak için onu siyasal, hukuki, toplumsal ve hatta kültürel alanın dışında tutmanın gerekliliğine inanmışlardır.” İşte Peri’nin ailesi, işte uzun zamandır Türkiye’nin sorunu. Kişilerin yanlışlarını düşünceleriyle vurmak ve o düşünceye mensup herkesi damgalamak. İslam’ı bilmeden kişiler üzerinden öğrenmeye çalışmak sonra da sorunlar sarmalıyla büyüyen bir Türkiye inşa edip sorunun tek bir düşünceye indirgenmesi. Fakat Türkiye’de kapalıların sorun olduğunu iddia eden ailenin Batı hayranı oluşu da ayrı bir ironi öyle değil mi? Peri’nin Gülbin’e yurtdışını mükemmel anlatması, kendi ülkesine gelince nefes alamadığını “onlar güçlü” diyerek başı kapalı insanlardan dolayı rahatsızlığını anlatması aslında ülkesini benimseyemediğini bizlere gösteriyor. Üstad Cemil Meriç’in mükemmel tespiti bu noktada bize ışık tutuyor ve durumu çözümlüyor. “Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.”

HERKESE YETİŞİRKEN KENDİNE GEÇ KALAN: MERYEM

İlginizi Çekebilir:  Suriyeli Kadının Zehirlediği Kedileri Güpegündüz Sokak Ortasında Çöpe Atması

Meryem’in kafasının içinde sürekli hayatı sorgulaması, abisinin sürekli psikoloğa gittiğini hocaya söyle demesine rağmen söylememesi aslında kendisinin bazı sorunların farkında olduğunu gösteriyor. Zor bir hayatı var, her şeye kendisinin yetişmesi bekleniyor ve bu zaten kendisinin göreviymiş gibi algılanıyor. Abisine, yengesine ve onların çocuklarına bakmak, evi temizlemek, para kazabilmek için temizliğe gitmek ve yine de kimsenin dinlemediği hatta görmediği bir hayata tutunmaya çalışmak bir hayli zor… Abisinin tutumunu ataerkil bir yapı olarak değerlendirip içimi rahatlatmaya hiç niyetim yok. Sorunları sisteme dayatmak sorunun kültürleşmesine neden olur. Hiçbir kültürel sistem kendi başına sorun yaratmaz sorunu insanlar oluşturur ve içselleştirir. Ataerkil düzenin sorunları da bu şekilde gelmiş ve hala konuşula gelmekte… Bir sisteme sorunu dayatmak bence yanlış, burada hatalı olan Yasin…
Kişinin hatasını sisteme yüklemek ne sistemi ne de o kişiyi değiştirmiyor, bunu çok defa yaptık ve başarısız olduk. Burada baskıcı, düşüncesiz olan kişi abi ve değişmesi-sorunların farkına varması gereken kişi de abi.
Meryem sürekli işlerle, yengesinin sorunlarıyla çocukların ve abisinin bakımıyla ilgilenir ve hayatını düzene koymak ister. Meryem’in bir sahnede çokomel kağıdını elleriyle düzelttiğini görüyoruz. İşte bu sahne bana rahmetli Didem Hanım’ın şiirini hatırlattı. Sanki Meryem’in çaresizliğini, arada kalmışlığını ifade etmek için o dizeleri kaleme almış: “Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi, tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.” İşte Meryem’in sıkışıp kalmışlığı ve çaresizliği…

CAM KIRIKLARINDAN BİR BAŞKA HAYATLARA

Bir Başkadır dizisini genel olarak beğendim özellikle oyuncuların hatta Yasin karakterinin doğallığını takdir ettim. Beğenmediğim nokta ise bir dizinin tüm Türkiye’yi anlatıyormuş gibi algılanması, abartılı yorumlara boğulması oldu. Türkiye sosyolojisini bir diziye hatta bir kitaba sığdıramayız, bu mümkün değil. Abartılmadan her açıdan ele alıp payımıza düşen dersi almamızın daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Süslemeden, efekt karıştırmadan ve mübalağadan uzak bir Türkiye yorumu yapmak yalnızca bir senariste mahsus değil. Her birimiz önyargı gözlüklerimizi çıkararak hayatımıza baktığımızda çağdaşı da, dindarı da, seküleri de, yanlı İslam algısını da, entellektüeli de, Batı hayranını da, gelenekçiyi de görebiliriz. Yeter ki görmek isteyelim, tabularımızı kırıp kendimizle yüzleşebilelim. Geçmişten günümüze oluşan sorunları, çatlakları ve cam kırıklarını görüp her yansımadan nasıl ayağa kalkabileceğimize dair çözüm yollarını bulmak isteyelim. Ülkemizi yaşanmaz görmekten vazgeçip bir başka oluşunu herkese gösterelim. Meryem’in de dediği gibi “hayırlı günleriniz olsun”.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir