Bir Şair Sev, Bir Şiir Oku

Bir şair sevmek hayatın munis güzelliklerle dolu olduğunu görmek demektir. Hayatın kuytu köşelerini, yaşamadıklarımız ve yaşanmış güzel şeyleri, özlemleri, hasretleri, kırgınlıkları, aşkı ve dahi öfkeyi öyle güzel okuruz ki o şairin mısralarından, öyle olur ki bazen dert sahibi olmak isteriz. Bir söz okuruz; işte bu benim, işte bu benim için yazılmış ve bu benden başkasına yakışmaz deriz. Öylesine  sahipleniriz ki onları, bir yerde işitsek üzerimize alınır içimizden mırıldanırız. Şair bunu nasıl bu denli derin yazabildi, içime nasıl bu denli giriyor, biz bunu söylemek için kıvranırken  iki kelimeyi bir araya getirerek bir ansiklopedi yazılacak kıvama getirmiş diye de iç geçiririz. Mesela size bir İsmet Özel örneği; ‘’Allah insanı iddiasından vurur’’ biz bunun üstüne onlarca cümle kursak bunun yerini tutar mı efendiler desem. Sesimizi çıkaramayız. Deriz işte bir şeyler: büyük konuşma, lafını küçük tut, her şeye yorum yapma… uzar gider, ama bu cümlenin yerini doldurur mu? Doldurmaz…

“Bir de baharlar bilirim 

Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği

Anadolu bozkırlarında

İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru

Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen

Cesur otobüs pencerelerinden

Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen 

Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında

Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının

Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken

Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.’’

Diyerek  Şair Erdem Beyazıt, bize şunu düşündürür, kim daha güzel anlatabilir bir tutam soğanı? Can kuşum, umudum derken ki o can alıcı kelimenin bizim içimizde oluşturduğu manayı hangi cümle açıklar? 

Şu da önemlidir. Bazen bir şirin altındaki anlam anladığımız gibi değil çok daha derin çok daha karışık olabilir. İsmet Özel bu karışık dediğimiz şiirlere en güzel örnekleri vermiştir. Amentü şiirinde “ne Godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur” der, ne anlarız? Hiçbir şey. Öyküsünü okumadan, hakkında araştırma yapmadan ne anlarız? Hiçbir şey. 

Leydi Godiva.. Covertry halkı yavaş yavaş alınan vergilerden, edilen zulmlerden usanmış tek çareyi hepsinin dostu, iyi yürekli olan lordun eşi Godiva’nın kapısını çalmış.. Godiva söylenenleri eşine dillendirmiş, yalvarmış. Lord sonunda bıkmış, bir şart ile vergileri düşürmeyi kabul etmiş. Şartı, anadan doğma üryan bir şekilde ata binecek bütün şehri dolaşmasıymış. Teklifi kabul eder Godiva. Halka haber eder, o gün herkes eve kapanır kimse dışarı adım dahi atmaz. Çıkar Godiva şehri baştan aşağı dolaşır. Nefsine yenilen tek bir kişi perdenin arasından bakar ve Godiva’yı görür. Bunun cezası olarak gözleri kör olur.. Zulum var, ama Leydi Godiva’lar yok.. “Ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur..” 

Biz şöyle diyelim; ‘’Dilce susup bedence konuştuğumuz çağda biliyorum kolay anlaşılmayacak’’ 

Bazen sokakta gezerken, bir caddede dolan ağaçları izlerken, bir köy evinde etrafı izlerken hatta pazarda dolaşırken dahi, bir  şiiri, şairi  o şiiri yazarken neler hissettiğini düşünür  ve o anda  baktığımız şeye çok daha  derin manalarda  bakabilme olacağını kendimize sağlamış oluruz. Hayatın güzel yönleri burada başlar. 

 İbrahim Tenekeci bir yazısında şunları söyler; 

 “  Mutlu  insanların şiir yazamayacağına inananlardanım….Şiirin nasip işi olduğunu düşünüyorum. Hesabı temiz olanın yüzü ak olur. Mehmet Akif’ten Ziya Osman’a, Ahmet Muhip’ten Behçet Necatigil’e, İsmet Özel’den Süleyman Çobanoğlu’na kadar iyi şairlerin yüzlerine bir bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ben, ancak iyi insanların iyi şiir yazabileceğine inanıyorum. Dikkat ettiniz mi, bilmiyorum. Ben ettim. İyi şairlerin çoğu sadece insanla değil, doğayla da yakından ilgilidir. İşte o söz: “Yerdekini kollarsan sen, kollar seni gökteki de…” Şiir, hayretle yazılan ve hayretle okunandır. O hayreti bulacağınız mekânlar ve zamanlar ise bellidir. Bir insan öğleye doğru uyanıyorsa, ona geçmiş olsun. Tabii bütün bunları söylemem; yetenek, işçilik, disiplin, sabır ve istikrar gibi olmazsa olmazları yok sayıyorum anlamına gelmemeli. Söylediklerim “elde var bir” olarak anlaşılmalı.” 

Şairler bizden ayrı bir yaratık mıdır? Elbette bunu demiyorum fakat şair her daim her olaya farklı bakan her gün gördüğümüz işittiğimiz şeyleri çok ayrı gören kişiler diyebiliriz. Bir masanın küfü, bir domates çorbasını dahi farklı anlatan kişilerdir deriz onlar için. Didem Madak; ’’Çoktandır öksüz mutfakta buğulandı ve ağladı camlar, gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla” diyor. Mesela, bizim uzun zamandır girmediğimiz mutfağa girdiğimizde hissettiğimiz şey bu mu olurdu? Peki, bir süt içtiğinde Didem Hanımı hatırlayan kişiler?

İyi diyorsun ama bunlar bize ne kazandırır derseniz, şunu derim;  hayata güzel bakmayı, anlamayı, ince güzellikleri fark etmeyi hayatın o anlayamadığımız çizgisini çözmeyi, avare yaşamamayı boş bakmamayı ve elbette dert sahibi olayı öğretir bize şiir… 

Ve şiir derler:  onu yazana değil okuyana aittir. Ne anlarsak ondan, üstümüze zimmetleriz. Alır ve içimize sindiririz. Aslında bir noktada kendimize aittir ve yine kendimizi düşünürüz. Çünkü onu alır derdimizin en iyi yerine merhem yaparız. 

Şiir insan derdinden anlamaktır. İnsanların derdi ile dertlenmektir. Onların dünyasına inebilmektir. Şiiri sevmeyen şiirle yaşamayan hatta gereksiz sayan insanların bir noktada maddi duygularla dolu olduğunu görmek mümkündür. Ders çalışır mevkie ulaşmak için çırpınır. Sadece ona verilen kitapları okur ve emekli olur. Gezer, boş gezer ama anlamayarak. 

Fakat biz dünyaya köklü bir isyan bırakmak istiyorsak, hayatın manasının inceliklerde olduğunu çözmek zorundayız. Kırmamanın bir incelik, sevmenin bir incelik, bakmanın dahi bir incelik olduğunu anlamadan bir şeyleri güzel yaşamanın mümkünatını anlamak güç olacaktır. Bunun yolu biraz olsun şiirden geçiyorsa, o yolu sonuna kadar kullanmak bizim insanlığımız yararımıza olacaktır. Bu dünyadan bir kere geçiyorsak ince adımlarla geçmeliyiz, en azından bunu denemeliyiz…

Şu an hala bizimle soluk alan, İsmet Özel’i, Birhan Keskin’i, Şükrü Erbaş’ı Tarık Tufan’ı saygı ve minnetle anıyorum… Her daim var olsunlar. Ve aramızdan yeni Erdem Beyazıt’lar, Ahmet Arif’ler Didem Madak’lar gelip geçsin…Hafif adımlarla.

İnsan yaşar, yaşlanır, pişer. Hayatın su gibi akıp giden hızında dayandığı bir nokta da şiirlerdir. Soluk almanız dileğiyle..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir