Değişen Dünya, İnsanlar ve Mimari

Fotoğrafların altına adını yazmadan neresi olduğunu bilemeyeceğimiz kentler inşa ediyoruz. Mesela yavaş yavaş kartpostal olacak şehir sayımızın azaldığını görüyor ama buna üzülmekten başka herhangi bir tepki vermiyoruz.

TOKİ başta olmak üzere özel şirketlerin rantına kurban giden şehirlerimizden arta kalan bize sadece hissiz beton duvarları. Erdem Beyazıt, bir şiirinde şöyle der;

“…beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde isyanın kapkara sularına dalan…”

Beton yığını haline gelen şehirlerin bu hali, bana hep bu şiirin mısralarını hatırlatır.

Birbirini geçmeye, diğerinden daha şaşalı görünmeye çalışan gösteriş abidesi, görgüsüzlük budalası gökdelenlerin işgal ettiği şehir zeminleri, yeşillik ve maviliklerin gölgesinde birer gri şehre dönüştü. Bu, bu devirde yaşamış olmanın bir cefası olsa gerek. Bir de Sait Faik var tabi. Son Kuşlar’da şöyle diyor yazar;

“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı. Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikayesi.”

(Son Kuşlar)

Hayatın her anında griliklerin arasında kaybolup gitmek, nefes alacak bir yer bulamamak, yeşillik ve maviliklerin mağlup olmasını görmek ve daha kötüsü, işin her geçen gün daha kötüye gitmesi.

Değişen sadece dünya değil, mesela değişen sadece binalar ya da semtler de değil. Örneğin bir mimari, dönemin zihniyetini yansıtır. Hissiz duvarların hakim olduğu bir dünyada ilerki nesillere hangi zihniyeti taşıyacağız?

Dünya değişiyor günden güne, binalar, apartmanlar ve dahi gökdelenler. Yataylıktan dikeyliğe değişen mimari ve insanlar; zaman ve mekanlar ve dahi kaybolan tüm değerler ve biz. İncilin Yuhanna’sında geçtiği gibi;

Quo vadis domines (Nereye?)