Kimyasal ve Biyolojik Silahlar

Kimyasal ve biyolojik silahlar, nükleer silahların tersine, ilk dönemlerden beri bir savaş aracı olarak kullanılmaktaydı. 20. yüzyıla kadar gelişmiş bir saldırı aracı olmaktan ziyade, düşmanı demoralize etmek ve direncini kırmak için bu tür silahlar kullanılabilmekteydi. Bu silahların modern anlamda bir silah olarak kullanılması ilk kez Birinci Dünya Savaşı’nda söz konusu olmuştur. Savaş esnasında Fransa, Almanya ve İngiltere tarafından başta hardal ve fosgen olmak üzere kullanılan gazlar on binlerce ölüm ve yaralanmaya neden olmuştur. Bu dönemden sonra bir yandan kimyasal ve biyolojik silahların savaş alanlarında kullanımını engellemeye yönelik kurumsal girişimlerde bulunulurken, diğer yandan bu silahların daha etkili bir şekilde tasarlanması için gizli ve gelişmiş programlar yürütülmeye başlanmıştır. Bu bağlamda kimyasal silahların kullanımını engelleme girişimlerine rağmen İkinci Dünya Savaşı sırasında ve Soğuk Savaş sırasında da devletler cephelerde birbirlerine ve sivil alanlara yönelik kimyasal silah kullanımında bulunmuştur. Modern dönemde kimyasal silah kullanımında akılda kalan son iki olay, Irak ve Suriye örnekleridir. Nitekim Saddam yönetimi İran’la olan savaşı sırasında ve 1988 yılında Halepçe’de kendi halkına karşı kimyasal saldırılarda bulunarak, on binlerce kişinin ölümüne neden olmuştur. Esad yönetimi ise Suriye’de muhaliflere ve sivillere karşı 2013 yılında gerçekleştirdiği kimyasal saldırılarla çok sayıda insanın ölümüne neden olmuştur.

Devletlerin kimyasal ve biyolojik silah sahibi olmalarında, nükleer silah geliştirme programlarının taşıdığı ve yukarıda değinilen risk ve maliyetlerin oldukça büyük etkisi vardır. Kimyasal ve biyolojik silahlar, kullanıldığı alan açısından nükleer silahlar kadar büyük tahrip gücüne sahip olmasalar da her halükarda konvansiyonel silahlardan daha fazla silah gücüne sahiptir. Hatta biyolojik ve kimyasal silahların, nükleer silah sahibi olmayan ülkeler açısından ‘fakirlerin nükleer silahı‘ olarak değerlendirildiğini belirtmek gerekir. Bir başka deyişle, her ülke nükleer güç olmak için gerekli olan teknolojik ve ekonomik kapasiteye sahip olmasa bile, genellikle biyolojik ve kimyasal silah programlarını geliştirmek için gereken alt yapıya sahiptir.

Nükleer olmayan KİS’in ‘fakirlerin nükleer silahı‘ olduğu varsayımı, bazı koşullarda yeterliliğini yitirebilmektedir. Çünkü bazı ülkeler nükleer silaha sahip olsalar da kimyasal ve biyolojik silah geliştirmiştir. Örneğin Soğuk Savaş döneminde ABD, nükleer güç olduktan sonra Hindistan ve Pakistan bu silah programları üzerinde çalışmışlardır. Bu noktadan hareketle, ülkeleri biyolojik ve kimyasal silah sahibi olmaya yönelten faktörlerin başında, güvenlik ve prestij gelmektedir. Rakip ülkenin bu kapasiteye sahip olduğuna yönelik kuşku duyulması da bu anlamda önemlidir. Ayrıca ülkeler karşılıklı olarak nükleer silaha sahipse, bu silahlarını ancak nihai aşamada kullanma yoluna gidebilecekken, kimyasal ve biyolojik silah kapasitelerini olası bir çatışmanın herhangi bir döneminde ve herhangi bir cephesinde kullanabilirler. Bunun yanı sıra ülkeler nükleer güç sahibi değillerse bile sahip oldukları kimyasal ve biyolojik silah kapasiteleriyle diğer güçler üzerinde caydırıcı bir etki yaratabilecekler ve gerektiği anda bu kapasitelerini etkili bir şekilde karşı taraf üzerinde kullanabileceklerdir. Son olarak, özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından nükleer gücün dışındaki KİS’e sahip olmak, caydırıcılığın ve büyük güç olmanın bir göstergesi olarak ulusal bir gurur kaynağı şeklinde algılanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir