Müşteki Bir Münzevi

Uykuyla dinlenemeyecek kadar yorgunluklar, asla uyutmayan pişmalıklar, gitmeyecekmiş gibi gelmeler ve dönmemek üzere gitmeler; yorgunum ve ağrılar. Düşünceler ve karamsarlıklar, endişeler ve sevmeler. Hemen hemen hepsini içinde taşımalar ve reddetmeler. Sevip bunalmalar, kaybolup kaçmalar. Başlı başına bir tezatın örneği olduğunu düşündüğüm yaşantımda çok çok az düşünce, zevk ve kişiye rastlamış olmamın verdiği dayanılmaz hafifliğin gizli sancılarını sanki ömrümün bu anında çok daha derinden hissetmeye, çok daha derinden yaşamaya ve dahi çok daha derinden duymaya başlamıştım. Vaziyet içler acısıydı işin doğrusu. Ben ve benden hariç birkaç güzel insanın dışında geri kalan hiçbir insan, hiçbir düşünce ve söz sanatı en ufak bir hayranlık uyandırmıyordu bende. Ve işin daha korkunç olanı önemsememek baş göstermişti. Eskiden en azından insanları biraz tanımaya çalışır, onları en azından dinlemeyi de severdim. Oysa şimdi tahammül sınırlarımı zorlayan bir şey var: Kaldıramamak; insanları, sözleri, düşünceleri, nasihatlari ve bir de vaatleri. Müşteki bir münzevi

Müşteki, halinden veya başka şeylerden sürekli bir şikayet halinde olan; münzevi yalnızlığı ve yalnız kalmayı seven anlamlarına gelen her ikisi de dilimize Arapçadan geçmiş kelimelerdir. Münzevi bir yaşama sahip olan yazarlar, üniversite sınavlarına hazırlandığım yıllarda paragraf sorularının fildişi kulelere sahip olan insanlarıydı; fazla eleştirilir, dikkate alınmazlardı. Münzevi bir tiyatro kurmanın ve kurduğum tiyatrolarımda kendi başıma oynamanın alkışlayanı olmasa ne olurdu? Müşteki bir münzevi olmak, lise yıllarımda hatırladığım kadar karamsar bir yaşam değilmiş diye düşünmekten kendimi de alamıyordum üstelik.

Alırım başımı, başım bir deli nehir; silerim yaşımı, siler ismimi şehir. Kestirir saçımı kendimi avuturum; bir gülü kurutur, kurursa unuturum diyen Sertap Erener’in şarkısı bana bu aralar epey manidar geliyor doğrusu. Yalnızlık, bir yaşam tarzı olmaya başladıktan beri, tercih değil zorunluluktan dolayı mecbur bırakılan bir felsefe olmuştur. Bu münzevilerin toplumdan nefret edip fildişi kulelerine çekildikleri anlamına gelmezdi; münzeviler sıklıkla kendilerinin toplumda bir yeri olmadıklarına inanarak kendilerini toplumdan soyutlarlar.

Öte yandan müşteki bir münzevinin hayatını küçük bir alana hapsetmesi ve o küçük alanda dahi şikayet edilecek bir şeyler bulması hem münzeviyi hem de müştekiyi düşündüğümüzde aslında olmaması gerekirdi. Fakat öyle hissediyorum ki bu iki Arapça kavramın karşılığını hakkıyla teslim ediyorum. Memnun olmak ya da mahrum olmak değil, mahrumken bile memnun olabilmek, memnunken bile mahrum olmayı başarmaktır müşteki bir münzevi olmak. Hayatta kaldığınız anların aslında çok daha iyi olabileceğine, bazen de kötü durumların daha kötüsünün de olabileceğine inanıp vaziyete şükretmek demektir aynı zamanda. Ve eleştirecek bir şeyler daima bulmak demektir müşteki bir münzevi olmak.