Bir İnsan Okumak

Metroda oturarak yolculuk yapma şerefine nail olabildiğim günlerden biriydi. İlk duraktan bindiğim için bu şerefe sıklıkla erebiliyorum aslında. Yine de o gün güzel şeylere vesile olacağını sanki başından beri hissetmiştim.

Metroya gelene kadar bindiğim otobüsün şoförünün şık davranışı henüz yüzümdeki tebessümün kaynağıydı. Şoförün her binen yolcu için “günaydın, iyi günler, nasılsınız?” gibi sıradan görünümlü fakat sihirli kelimeleri vardı. Kartını basıp, sihirli kelimesini alan ve bu gibi kelimelerle karşılık veren her yolcu küçük bir tebessümle yerine geçiyordu. Sanki otobüse dalga dalga bir neşe yayılmıştı. Küçücük bir hareket birçok insanın, gününün güzel geçeceğine dair umutlarını yeşertmişti bile. En azında benim için durum böyleydi. “Dünyayı güzellik kurtaracak.” dizesinin aklımdan geçmesine kayıtsız kalamadım. Genelde otobüste müzik dinlemeyi, metroda ise kitap okumayı tercih ederim. (Şayet oturabildiysem 🙂 ) Güne Yaşar Kurt’tan “Samistal Yaylası” ile Karadeniz esintili, güzel bir başlangıç yaptım. Yağmurlu gün şarkıyı hiç yadırgamadı. Metroya vardığımda kafamda kitap okuma fikri olsa da dinlenecek birkaç şarkı daha vardı. Tamam dedim “Make You Feel My Love”dan sonra başlıyoruz okumaya. Şarkı bitince kulaklıklarıma, parmaklarımın etrafında sararak bir intizam verdim ve kaldırdım. Kitabımı çıkardığımda kenarının kıvrışmış olması gerçeğiyle karşı karşıyaydım. Eh, bu konuda biraz takıntılıyımdır. Kitaplarım hiç eskimesin isterim. (Evet kitabını başkasına ödünç verirken içi giden o kişilerdenim.) Fakat çantada taşıyınca bu pek mümkün olmuyordu. Bunu zaten daha önceden kabullenmiştim. Okuduğumuz kitaplar bizde farklı farklı izler bırakıyordu. Ve bizim de onlarda böyle izler bırakmamız çok doğaldı. Uzun süre elimde gezdirdiğim, bir türlü bitiremediğim kitapların ruhuma sinmeye başladığını hissederim ufaktan. Bazen eninde sonunda bitirmek için inatlaşırım kendimle. Bu inat işe de yarar çünkü bu sayede zor okunan kitapların altından kalkılabilir. Bazen de insan, kasıtlı olarak okuma süresini uzatır çünkü kitap hiç bitmesin ister. Elimdeki kitap aslında hem bitmesin istediğim, hem sonunu merak ettiğim, hem de bir an önce bitsin de yeni bir kitaba başlayayım dediğim bir kitaptı. Biraz sonra yanıma bir kadın oturdu. Elindeki çiçek buketiyle ilk andan itibaren dikkatimi çekmişti. Çiçeklerin kokusunu bir miktar içime çektim çaktırmadan. Montunu çıkarmak için ayağa kalktığında “Çiçeğinizi tutabilirim, dilerseniz.” demek istedim. Fakat çekingenliğim üstümdeydi. Zaten o sırada kitap okuyordum güya. Oturduktan bir süre sonra elimdeki kitaba onun da ilgisinin çekildiğini hissettim. Her halinden öğretmen olduğu seziliyordu. Başından beri elindeki çiçeklerin, öğrencilerinden bir armağan olduğu ile ilgili bir tahminim mevcuttu. Zaten o gün 19 Mayıs’tı ve büyük ihtimalle görev yaptığı okulda yapılan törenden geliyordu. Saat 11-11.30 sularıydı. Törenin erken başladığını varsayarak bu saatlerde bitmiş olabileceği yönünde hesaplamalarım oldu. Biraz sonra kadın bana dönüp: “Edebiyat öğrencisi misiniz?” diye sordu. Edebiyat öğrencisi olmadığımı söyledikten sonra ekledi: “Artık gençler pek Peyami Safa okumuyor da o yüzden sordum. Ben de edebiyat öğretmeniyim. Eski kelimeler gençlere ağır geliyor.” dedi. Ben de okumayı sevdiğimi hatta eski kelimelerle de aramın iyi olduğunu söyledim. Nedense Arapça ile alakadar olduğumu ve bunun kelimeler açısından bana katkısı olduğunu söylemek aklıma gelmemişti. O an bir heyecanla, bu sıralar bir yerli roman okuyup ardından bir yabancı roman okuduğumdan bahsettim. Tanımadığım biriyle konuşmanın yanına edebiyat hakkında konuşmanın heyecanı eklenmişti. Üstelik benden çok daha bilgili ve deneyimli biriyle konuşmak buna biraz tedirginlik de katıyordu. Yabancı romanı araya sıkıştırmama, o zaman anlam verememiştim. Sonradan düşündüm ki bu, yakın zamanda okuduğum bir Dostoyevski romanının etkisi olabilirdi. Dostoyevski’ye hayran kalmıştım ve bunu kimseyle de paylaşmamıştım o sıralar. Sanırım o anki heyecanımda gizlenen de buydu. Ne varki Dostoyevski’den de bahsetmeyi es geçtim. Öğretmen Hanım (artık böyle bahsedeceğim çünkü hanımefendi tavırları beni buna sevketti.) Bu kez Marquez okuyup okumadığımı sordu. Okumadığımı söyleyince bana “Yüz Yıllık Yalnızlık” kitabını tavsiye etti. Bu arada elimdeki kitap Peyami Safa’nın “Yalnızız” romanıydı. Sanırım Öğretmen Hanım o dakikalarda iflah olmaz bir yalnız olduğumun tahlilini zihninde gerçekleştirmişti. Bana yine Marquez’den bir iki kitap daha önerdikten sonra: “Neyse seni rahatsız etmeyeyim. Okumana devam et dedi, tebessüm ederek. ” Ben de “Estağfirullah” diyerek karşılık verdim ve kitabıma döndüm. Öğretmen Hanım iki durak sonra inmek için doğruldu ve bana iyi günler diledi.

Son anda:
“Olur mu öyle şey, ne rahatsızlığı? Böyle konularda sohbet etmek son derece ihtiyaç duyduğum bir şey. Hele ki sizin gibi bu alanda bilgi, emek ve tecrübe sahibi bir insanla… Bazen bir insanı okumak, birkaç kalın kitap devirmekten daha ufuk açıcıdır. Yine de bizler insanlardan kaçıp kitapları güvenli limanlar ediniriz. Ömer Faruk Dönmez: “Biz neden hayattan kaçıp kitaplara sığınırız?
Dünya sahtekârlarla doludur azizim; insanlar samimi değildir,
herkes birbirini kırar, incitir.
Bizim o koca koca kitapları devirmemiz,
iki satır samimiyet bulabilmek içindir.” (Bir Kitap Bir Balta) der. Yine Cemil Meriç: “İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım.” diyerek psikolojik çözümlememizi bir cümleyle ortaya koyar. Bazen ön yargılarımız, bazen de yaşadıklarımız bizi hayattan soyutlamaya yeterli olur. Böyle durumlarda kitaplara sığınırız ve karakterlerde kendimizi arama gayretine gireriz. Elbette kitaplarla bütünleşmek insan için huzur vericidir ve pek çok durumda insanın kendisini anlamasına yardımcı olur. Belki de hiç beklemediğimiz bir anda, sağlam bir hakikati yüzümüze çarpan ayna olacaktır kitap. Bizi kendimize getirecek… Örneğin “Yalnızız” romanı fevkalade bir üsluba sahip. Betimleme ve tasavvurlarda çıtayı Allahuekber Dağları’na çıkarmış bir eser. Karakterlerin tepkilerindeki psikolojik analizler çok faydalı. İnce ince çalışılmış, ince ince okunmalı. İçine gömülünesi, sayfalarda kaybolunası bir kitap. Çok okumalıyız çok hem de çok… Fakat kitap okurken aynı zamanda insanları da okumaya çalışsak hiç fena olmaz. “Kitaplarda da insan okumuyor muyuz zaten?” diyecek olursanız, ondan bahsetmediğimi dile getirmem gerekir. Kanlı canlı bir insan okumak, her hareketine her sözüne dikkat kesilmek, analizler yapmak… Belki sadece hislerini anlamak ve olduğu gibi kabullenmek…Belki de otobüs şoförünün yaptığı gibi insanlara selam vererek, günlerinin aydın olması için çabalamak… Bu konuda ne yazık ki ben de pek başarılı sayılmam. Ama ne olursa olsun, insana dair umudumuzu yitirmememiz gerektiğinden yanayım. Dilerim gayretimiz bu yönde olsun…” demek istedim. Fakat diyemedim. İyi günler diledim sadece. Konuşma ben bunları düşünmeden epeyce önce bitmişti anlayacağınız. Fakat kafamda değil… Sonradan içimde kaldığını farkedince buraya boca edeyim dedim. Bakın efendim siz benim dediğimi yapın, yaptığımı yapmayın. İnsanları okuyun onların sizi okumasına imkan sağlayın. Onlarla daha çok konuşun ama gerçekten, gerçek şeylerden, konuşun.

İlgili görsel: Sonra böyle pişman oluyoruz işte. Hav diye…

illegalHafiz

bir takım tanıklıklar

  • Perdolap

    Çoğu zaman değer verdiklerimizi incitmekten,yanlış bir şeyler söylemekten korktuğumuz için hissettiklerimizi söze dökemiyoruz.Belki de gerçek cümleler yerine geceleri onlarca kez düzeltilme imkanı bulunan hayali cümleleri tercih bu yüzden.