Ölen Hep İhtiyar mı?

Yaşantımızın akışına kendimizi kaptırdığımızda doğaçlama ve önceden tahmin edilebilir olgular hayatımızda var olmaya başlıyor. Tesadüfler, aşklar ve dahi hayatı renkli kılacak bir sürü şey. Hayatı renkli kılan bir sürü şeyin arasında huzuru bozan bir şey var: Ölüm. Huzuru bozar mı? Ölüm keyfe keder bir yaşantının huzurunu bozar. Neye ve kime yaşıyorsun. Öleceksin ve toprak olacak, kemiklerindeki böcekler tarafından yok edilecek, fosil olacaksın. Eğer inançlıysan öteki dünyada bu dünya hayatında yaptığın şeylerin hesabını vereceksin. Ölümü sıklıkla unuttuğumuz anlar, ölüm hatırlanınca sorgulanan anlardır. Ölen hep ihtiyar değildir elbet. Kendimizi bir genellemeye tabi tutmak, gelişmiş ülkelerdeki ortalama yaşam süresine göre aşağı yukarı kendi yaşam süremizi kestirmek gibi suni bir çabanın içerisine gireriz. Fakat ölen hep ihtiyar olmuyor ne yazık ki.

Mukadder olan ömrün hudut ve zamanını bir milim daha öteye alamıyoruz. Ölümün bizi en hazırlıksız anımızda yakalamayacağını nereden bilebiliriz. İnançlı müslümanlar kıyamet alametlerine inanırlar fakat Kuran “kıyamet onlara hiç beklemedikleri bir anda gelecek” der. Ayet olduğu için detaylandırma yapmayacağım belki de kast edilen inançsız olanlardır. Velhasıl.

Ölümün acı bir gerçeklik olduğunu unutmamak gerek. En yakınızdaki insanın ‘okul dönüşü bir trafik kazasında can vermesi’ hayatın bir parçasıdır. Ve bu hayat ölecek olanların ölenlere ağlamasından ibaret.

Eğer inançlı biriysek, inancımızın ölüm ile ilgili meselelerine çözüm bulmaya çalışalım, yok öldükten sonra böcekler tarafından yok edileceğinize inanıyorsanız öldükten sonra da bu dünyada hiçbir insan tarafından anılmak istemiyorsanız zaten ölüm sizin için biyolojik bir sondan başka hiçbir şey değildir.

Konunun uzatılması, başka bir konuyu doğuruyor. Başka konularda görüşmek üzere.