Ah Biz İnsanlar !

Avcı-toplayıcı yaşam biçiminden tarım devrimi ile yerleşik hayata geçen insanoğlu önünü alamadığı bir dizi faaliyetlerde, geleceğini tamamiyle değiştirecek olan çalışmalarda bulundu. Bilim ve teknolojinin, eğitim ve kültürün, ilerleme ve elinde olanın en iyisini gerçekleştirmenin türlü yollarını keşfeden insan aynı zamanda kan ve gözyaşının, sıkıntıların, toplumsal felaketlerin de yaşanmasının kapılarını ardına kadar açmış oldu.

Tarım Devrimi ile beraber insanoğlu mülkiyet kavramını geliştirdi. Mülkiyet kavramı aynı zamanda özel bir takım hakları da beraberinde getirdi. Mülkiyet daha sonra güven sorunun başlamasına da sebep olacaktı ve bu sorun en nihayetinde insanoğlunun devletleri kurmasıyla sonuçlandı. Hobbes’un yüzyıllar sonra söylediği ifade ile “insanlar doğal haklarından vazgeçerek devletleri kurdular

Sıkıntılar devletlerin kurulmasıyla bitmedi aksine devletlerin kurulması millet kavramını, millet kavramı da yeryüzündeki tüm insanlığın kesin hatlarla birbirinden ayrılmasına neden oldu. Saç tipleri, yüz hatları, göz çevresi, boy uzunlukları milletleri birbirinden ayıran fiziki etmenler olarak ortaya çıktı. Doğa insanları artık daha az etkiliyordu çünkü yerleşik hayata geçmeden önce insanlar aç karınlarını doyurmak için önce doğanın çetin koşullarıyla mücadele etmeliydiler. Mücadelede zayıf kalan insanlar doğal seleksiyon ile sistemden teker teker düşüyorlardı. Tarım Devrimiyle insan doğaya hükmetmeye başladı ve doğa insana bir engel olmaktan çıkıverdi. Doğa insanı değil insan doğayı etkiledi ve onu istediği biçimde kullandı.

Devletler dedik devletler kuruldu. Mülkiyet kavramı çok daha farklı boyutlara ulaştı. Millet kavramı yüceltildi ve bu kavramların doğuşu insanlara savaş denen olgunun ne olduğunu öğretti. Kan ve gözyaşı, ihtiraslar ve emeller doğrultusunda devlet ve milletler savaş yoluyla hedeflerini gerçekleştirmeye başladılar. Milletlere tarih yazmaya başladılar örneğin. Daha sonra yazılan bu tarih insanların böbürlenerek onurlanmalarına ve kuşaktan kuşağa aktarılan efsane ve mitlerin doğuşuna sebep olacaktı.

Devletler milletlere yetmedi. Başka toprak ve yer fethetmek isteyen zihin yapısı imparatorlukları doğurdu. İmparatorluklar bünyesinde başka milletleri barındırıyordu. Bir arada yaşayan farklı ulusları tek bir devletin yönetmesi yüzyıllar boyu sürecek ve sonunda bir halkın bir sarayı basmasıyla bağımsızlık kıvılcımı ateşlenmiş olacaktı.

Devletler ve milletler artık yaşadığı kıtalardan sıkılıp dünyayı keşfe koyuldular, başka kıtaların başka insanların olma ihtimali insanları bunu denemeye yetti ve bu koyuluş belki de hiç beklemedikleri korkunç felaketlere sebebiyet verecekti. Evet, sömürgeler. Kıtalar ve insan tipleri keşiften önce de vardı ve insanoğlu bunu belli de yüzyıllar sonra öğreniyordu. Heyecan içinde keşfedilen yerleri sömürmeye başladılar. Bu yağmalama ileride büyük devletleri karşı karşıta getirecek biri diğerinden daha fazla kaynak elde etmek isteyecek ve sonucu ve bilançosu çok ağır olacak savaşlara girişeceklerdi.
Millet kavramı insanlarlar üzerinde o kadar büyük etkiler üstlendi ki daha sonra meydana gelecek olan nerdeyse tüm savaşlar milletlerin emelleri ve geçmişleri aynı zamanda gelecekleri yüzünden meydana geldi. Bilim ve ilerleme de millet, devlet kavramıyla daha da özel bir alan haline geldi ve her millet kendi teknolojisini ve kültürel birikiminden doğan ilerlemesini başlattı. İnsanoğlu daha da ileri giderek bu konularda birbirleriyle rekabete giriştiler. Müzakereler ve barışlar da oldu millet be devletlerin tarihinde ve böylece etkileşimler arttı. Bilim ve teknik bu sayede başka başka coğrafyalara taşınmış oldu. Tabi bunda barış ve müzakereler etkili olsa da aynı zamanda ne kadar zıt olsa da savaşlar da etkili oldu.

Rekabetin artması ve teknolojinin yayılması insanoğlu için iyi bir gelişmeydi çünkü bu sayede insanlar daha sonra meydana gelecek olan Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirdi. Bu devrim ile insanoğlu tarihinde hiç yaşamadığı kadar hızlı bir değişim süreci yaşadı. Zamansal ve mekansal farklılıklardan doğan sıkıntı ve ihtilaflar mimimize edildi. Dünya küçük bir kasabaya dönüşmeye başladı hızlıca. Yaşamlar eskisi gibi çok farklı ya da benzersiz değil aksine birbiriyle aynı ve sıradan bir düzeni öngörüyordu.

Tarım yerini makinesel ve seri üretime bıraktı. Eskiler bir bir atılıp yerine daha iyisi kullanılmaya başladı. Değişim ve ilerleme o kadar hızlı gerçekleşecekti ki bir gün bir cihazı alan adam evine giderken o cihazın bir üst modeli çıkmış olacaktı. İnternet ve küresel ağ insanları tek tıkla dünyanın bir ucundan bir ucuna saniyeler içinde bağlayabildi. Hız insanların yararına olduğu gibi bir çok yönden zarar verir hale geldi. Tembellik ve hazır olan herşey insanın doğasını bozmak için yeterli oldu. Ve gariptir insan geçmişi ilkelliği ve geçmiş yaşantıyı özledi. İnsanlar, ah biz insanlar ! Bazen hiç samimi olamıyoruz öyle değil mi ?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir