Bir Yolcu Uğurlamak

İçimde hep birilerini yolcu ediyorum. Adını bilmediğim yerlere seyehat etmenin tuhaf hissi var. İsmini koyamadığım bir şey. Bir ses, bir büyü ama hiç ötemden gitmeyen bir buğu gibi, başımın etrafında dönüp dolaşan daha sonra da ateşi özleyen pervane gibi yok oluşunu duyuyordu kendi içinde.

Yolculuklarda üzülen birileri hep olurdu. Biri uğurlayan diğeri uğurlayan iki insandan gerçekte uğurlanan uğurlayan insandı. Hep o insan olmak, içinde derin fırtınaların kopması, için içe sığmaması demekti zannımca. Bir gün gerçekte uğurlanan olmak için her şeyi vermeye de gönüllü olmak demekti bahsettiğim insan.

Sanki harap olmuş bir şehirden en son yolcunun da gitmesiyle beraber kendi yokluğunda kaybolmuş, ne yapsa ne etse kendine zararı çıkacak biri hissetmek ve daha sonra bu hissi yok etmek için birilerine sarılmak belki iyi bir çare olmayacaktı ama başka da bir çare yoktu. Durum onu gerektiriyordu çünkü.

El sallamak, yolculukların ve uğurlamanın kutsal ritüellerinden biriydi. El sallamak mahzun ama mecbur bir istekten ileri geliyordu. Bazen eski dökük bir otobüs penceresinden bazen kara bir trenin penceresinden gerçekleştirilmek suretiyle olabiliyordu. Ama ne olursa olsun vedalaşmalar içinde büyük bir burukluğu da barındırıyordu ister istemez.

Tarihin hangi safhasında olursa olsun özlemler vedalaşmalardan çok daha kutsaldılar. Sevdiğin birini son kez görmek mi daha acıdır yoksa sevdiğin bir insanı son kez gördüğünü bilmek mi diye bir soru sormuştu kalem erbabından biri. Eğer konu sevdiğiniz bir insansa formatlar değişmiyordu; üzülen en nihayetinde hayatta kalan oluyordu. Bir düşünürümüz şöyle demişti:

İki sevgiliden biri öldüğünde gerçekte ölen hayatta kalandır.

Cemil Meriç