Milli İdealimiz: Gökdelenler Dikmek

Milli ideallerimizin gökdelenler dikmek olduğu, şehirlerin silüetlerini soğuk beton apartmanların kapladığı bir dönemden, ruhsal bir dar boğazdan geçiyoruz. Kültürel ve sosyolojik anlamda kendini tekrar eden ve çok çabuk tüketilen popülerliğin etkisi altında bize has olan değerlerden gittikçe uzaklaşıyor ve bu değerlerden uzaklaştığımızın farkında olmadan bir ömür tüketiyoruz. Plazalar, gökdelenler, birbirini geçmek ve rekorlar kırmak için inşa edilen ruhsuz yapılarla şehirlerimiz en ağır tahribata uğramaktadır.

Yataylıktan dikeyliğe evrilen bir mimari sayesinde, bakınca kafamızın döndüğü uçsuz bucaksız ”ucube”lerin sayısı hayli fazlalaştı. İster TOKİ, ister özel teşebbüslerin kisvesi olsun bir güruhun ve etkinliğin faaliyetleri, bizi kapsamlı bir dönüşümün içine sokmaktadır.

Eskiden bir şehrin fotoğrafını gördüğümüz zaman, o şehrin ismini, fotoğrafın altında açıklama yazmadan tarif edebiliyorduk. Oysa şimdi içinde yaşadığımız şehri dahi, ismi yazmadığı sürece çıkartamaz bir hale geldik. Farklılıklar ve özgünlüklerin yok olduğuna da üzülerek tanıklık etmekteyiz. Eskiden bir kentin asırlardır devam eden kimlikleri vardı; bu kimliğe göre eserler yapılır, binalar inşa edilirdi. Üstelik mimarın üslubu, etkilendiği akımın etkisi de yine eserde görülebilirdi. Oysa şimdi ne akımdan etkilendikleri meçhul, estetikten uzak, hepsi birbirinin kopyası olan eserler, binalar ve yapılar inşa ediliyor ve biz bu yapılarda yaşamaya, bu eserler arasında nefes almaya mahkum ediliyoruz.

Şehirler bu eserlerle yeni ve karşı konulamaz bir istilanın pençesi altına düştüler. Popüler kültür, büyük bir yıkıma yol açarak şehirlerin kimliklerini kaybetmesine yol açtı. Tarihteki yangınlardan, yıkımlardan ve istilalardan çok daha fazla tahribata yol açan bu ”modern” yapılar, bir nevi kültürlerin de yok edilmesi anlamına geliyordu.

Toprak tasarrufu ve mekandan kazanç adı altında yapılan bu mimari (!) eserlerin ekonomik boyutlarının dışında herhangi bir yararı ve katkısı yoktur. Sermaye etrafında şekillenen dünyanın bir tezahürü olarak biz, bu yapılar içinde yaşamaya, beton duvarlar arasında gezmeye mecburuz.